Aynalı Labirent
Olası hikâye şöyledir: Usta sanatçı Charlie Chaplin, iş kıyafetinden çıkıp geniş caddelerde yürürken üzerinde fotoğrafının olduğu bir ilanla karşılaşır. Biraz daha dikkatle bakınca, ilanın bir yarışmadan söz açtığını, adının da ‘Charlie Chaplin’e Benzeyenler Yarışması’ olduğunu anlar. Hemen sivil hayatından sıyrılıp üniformasının içine girer ve doğruca yarışmaya koşar. Podyuma çıkar. Sonuç hiç şaşırtıcı olmaz. Birçok benzerinin arasından üçüncü seçilir, elde edilen derece geçerlidir ve aslına bakılırsa böylesi bir yarışma için bu da bir başarıdır.
Bu anekdota kısa bir paragrafla yer veren Güray Süngü’nün Düş Kesiği adlı kitabı, öznenin kendisinden türettiği, kendisine benzeyen, en popüler deyimle ‘öteki’lerle yaptığı bir roman. Benzerlik kavramı ve benzetme eylemi, verimlilikleriyle felsefenin, sosyolojinin ve edebiyatın temel başvuru kaynağı olarak sayılacakları gibi mutlu sürdürülmesi gereken gerçek yaşamın baş belaları olarak da algılanabilir. Düş Kesiği, bu bağlam doğrultusunda hazırlanmış ve bu geniş alanları bir cilde sıkıştırabilmiş. Aynı zamanda, içinde yazının, eleştirel görevin, aralarında özellikle yayıncılığın bulunduğu kurumsal alışkanlıkların, gündelik ilişkilerin bir soruşturması olan çok katmanlı bir anlatı örneği, Düş Kesiği. Bu yüzden, basitçe kişilik bölünmesi ya da şizofreni ürünü denilip bir kenara atılacak türden hiç değil.
Yazarın Ölümü
Ben anlatıcı eşliğinde, bilincin üçe bölündüğü fark edilen romanda üç ses var. İlk aşamada, eşinin adının Z, kendi adının M ve mesleğinin güvenlik görevlisi olduğunu söyleyen karakter, bir köpek öldürme endişesiyle ve bir rüyanın etkisiyle doktora gidiyor. Aslında bu rüya, hem bir roman kahramanının yazarın kendisine dönüşmesine geçit verirken hem de yazarın yerini yurdunu imleyen bir eşik. Bu eşikten geçen ve eşinin, ona yazar olduğunu vurgulamasına rağmen bedenini sokaklara atan M, can alıcı bir sorgulamaya girişir. Bu sorgulamadan yorulup bir gün evini ziyaret ettiğinde, çekmecesindeki kucak dolusu kâğıdın çalınmasına tanık olur. Bu an da bir geçiş noktasıdır ve ileride anlaşılacaktır ki, olayın faili tam olarak kendisidir. Bu evirilme, kucak dolusu kâğıdın, karısının M’yi ikna etmeye çalıştığı gibi, yine yazar olan kendisinin romanıdır. Ardından, çekmecedeki roman eski bir konağın zeminine saçılır ve M, usul usul gerçek kimliğine doğru bir serüvene çıkar.
Geçişlerin yapıldığı rüya imgesinin yanı sıra köpek öldürme metaforu, renk körlüğü ve onun bellekte oluşturduğu yanılsamaları, içinde kozmik diyalogların gerçekleştiği sınır konmamış bir park, yine M’nin sığındığı konakta evsizlerle varoluşsal sohbetleri, hem kahramanın hem de yazarın ebeveynlerinin ortak ve benzemez özellikleri Düş Kesiği’ndeki gizleri oluştururken bağları kuvvetlendiren birer etken olarak göze çarpıyor. Bu zekice yapılmış kurguyu hazırlayan neden ise bir küskünlük. M’nin sözünü ettiği yazarın, yayınevinin istekleri doğrultusunda yazılmış roman ile belleğinde oluşturduğu ilk romanın birbiriyle savaşımı ya da iç içe geçmiş olması. Hatta bir ara M, kafasını kaldırıp doğrudan okura bile sesleniyor, iki kurgunun renklerinin karıştığı anlardan birisinde.
Ah Siz Sayın Okur!..
Düş Kesiği, oluşturduğu gerçeklikle, Lacan’ın küçük a’larla, büyük A’larla sırladığı aynasına, Stendhal’in romana atfettiği yansıtıcı gücü tutarken, yazarının sesi Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’da okurun katılımının kesinliğini belirten çağrısını yinelenmiş. Romanın ortasında işitilen cümleyle okur, ilk sayfadan beri işin içinde olduğunu anlıyor. Ne ki okur, aynı yerde, bir yokuşu tırmandığını ya da bir sonuca yaklaşır gibi aşağı doğru indiğini değil de, iki yükseltinin arasındaki bir kavis, bir eğri üzerinde hareket ettiğini fark ediyor. Romanı çoğaltan unsurlardan birisi de, başkarakter M’nin yaşamını kaleme alan diğer bir roman kahramanı ‘gereksizyazar’ın, yine M’nin ağzından hikâyesinin anlatılması ve Güray Süngü’nün bütünüyle varlığının etkisini anlatının üzerinden uzaklaştırması.
Düş Kesiği, yazarın yayımlanan üçüncü yapıtı. Genç romancı, bu romanı ile anlatımda içten ve keskin bir düzey yakalamış. Zaman zaman tercih ettiği sarsak cümleler, kopuk ifadeler aslında onun içtenliğini ve dil olgunluğunu yansıtıyor. Bedelleriyle var olmanın ve yazmanın heyecanını taşıyan Düş Kesiği, yabancılaşmanın, yalnızlığın ve aşkın da kitabı. Kahramanlarla birlikte okur bu kitapta, aynalardan yapılan bir labirentte kendine benzeyen yansımaların, kendilerine dönüşmesi tehlikesiyle karşı karşıya.
SEDAT DEMİR-CUMHURİYET KİTAP
Pazartesi
Pazar
dÜŞ kESİĞİ-mÜLAKAT
1. Romanınız Düş Kesiği’yle, İhsan Oktay Anar’ın ardından “Oğuz Atay Roman Ödülü”nü alan ikinci isimsiniz. Ödüller kuşkusuz yazarlar için önemli, bu ödülün ayrıcalığı var mı sizin için?
Bu ödülün ayrıcalığı Oğuz Atay adına düzenleniyor ve veriliyor olması. Bizim kuşağın karışık kafalı yazarları için, kullandığı teknikler, söyleyiş biçimi, ironisi ve mizahıyla karışık hüznü Oğuz Atay’ı çok özel bir yere taşıyor. Ben Oğuz Atay’la alakalı sorulara yazar gözüyle cevap veremiyorum mesela, okur olarak cevaplar vermeyi tercih ediyorum. Bu, yazarla kurduğum bağın, duygusal bağın bir gereği sanki. Oğuz Atay’ın derdini tekniğinden daha fazla önemsiyorum. Bu pencereden bakınca ödül ayrı bir anlam kazanıyor benim nazarımda. Ama öte yandan ödüller parantezinde de konuşmak pek iyi değil aslında, nihayetinde nitelik peşinde koşan ve bir yaradan bahis açmak gereğini duyan yazarların ödülleri pek içselleştiremeyecekleri açık. Takdir önemli, insana gurur veriyor ama her şey bizde başlayıp bizde bitmediği için, verdiğimiz eser zaten aldığımız ödüldür bir bakıma. Bunu bilmek, dahası unutmamak lazım.
2. Düş Kesiği, labirentler ve aynalarla yapılan varsıl kurmaca mantığıyla okurunu hemen bulup, ele geçiren bir roman oldu, yani okur romanın tam ortasında. Yazarı, yapanı sıkan bir soru olsa da sormalı: Romanın bu yordamını, görgüsünü nasıl belirlediniz, benimsediniz, paylaşır mısınız?
İşin tekniğine, nasıl yapıldığına ve nasıl yaptığıma dair de pek söyleyebileceğim bir şey yok. Çünkü böyle bir cevapta her söylediğim, meseleyi biraz daha nesneleştirecekmiş gibi geliyor. Romanın bir mühendislik gerektirdiği söylenir mesela, doğrudur ama kafamızın işleyişi bir garip artık, tabi olanı izah için yapay yöntemler belirliyoruz. Bence iyi bir romandan bahsederken ‘adama bak, mühendis gibi kurmuş yapıyı’ demek yerine, iyi bir mühendislik eserinden mesela bir yapıdan, bir makineden bahsederken ‘adama bak, binayı roman gibi çatmış’ demek lazım. Diyemeyiz tabi, bilimin kutsallığını kabul ediyoruz çünkü. Oysa hikayedir aslolan, inşa değil. Bu konuda postmodern kabul edilen bir roman yazsam da, postmodernistlerden ayrıldığımı, kurmacayı salt bir oyun gibi görmediğimi söyleyebilirim yalnızca. Aklımı zorlayacak bir kurgunun peşine düştüm ama ötesinde gereksizyazar adlı karakterin iç dünyasını aktarmak istedim, onda insana dair, yazan insana dair bir şeyler gördüğüm için.
3. Deli Gömleği’ne gelecek olursak, çoğu öyküde dikkat çeken özellik karakterlerin delilik çizgisine teğet oldukları. Kaçacak yer yok, Bekir; Deli Gömleği’nin başkarakteri; Geceyarısı yarım gece, baba; Dokunabildiğim’in başkarakteri ilk aklıma gelenler. Ayrıca kitabın adı da beni Deliliğin sizin yazı serüveninizdeki karşılığını sormaya yöneltiyor.
İnsana dair bazı duyguların anlatımı için duyguların sonuçları ile ilgilenmek gerekebiliyor. Mesela aşk insanın gözünü kör eder denir, çaresizlik insana hiç olmayacak şeyler yaptırır, acı insanı uçurumlara sürükler. Bunlar bilinir. İnsanın hayata tutunmak için en güçlü güdüsü kendisini kandırma yeteneğini devreye sokması olabilir. Ve insan kendisini kandırmak için gerekçe bulmakta uzman. Tek başına çıplak gerçeğe teslim olamayan insan, kendi gerçekliğini yaratır. Olay biraz bunlardan ibaret. Kitabın adının deli gömleği olmasında öykü seçimleri bir ölçüde belirleyici oldu denebilir bu şekilde bakınca. Öte yandan bilirsiniz ki deli gömleği kendisine ve çevresine zarar vermemesi için giydirilir delilere. Edebiyat benim için bir nevi deli gömleği, beni esirgiyor, biraz komik olacak ama beni insanlaştırıyor.
4. Sizi görmeliydim adlı öykü, içinde postmodernizmin bir unsurunu taşıyor gibi. Metinlerarasılık sezdim ben, yanılıyor da olabilirim tabi ama öykünün ortalarında geçen “Sizi görmeliydim. Böyle bir yazı okumuştum. Başlığıydı bu.” ifadesi Zarifoğlu’nun Sizi Görmeliydim öyküsünü kastediyor sanki.
Evet orada bahsettiğim yazı Cahit Zarifoğlu’nun Sizi Görmeliydim öyküsü. Bu öykünün hikayesini yıllar önce Hüseyin Su’dan dinlemiştim, Beyazıt’ta. Özel bir sohbet olduğu için paylaşamam tabi ama zaten bende iz bırakan bir öykünün yazılış ve Edebiyat Dergisi’nde yayınlanış serüvenini bilmek ayrıca bir irtibat kurmama neden olmuştu öyküyle.
5. Sizi Görmeliydim’in baş karakterinin hayata karşı takındığı tavır, karıştığı olaylar eylemler siyasi bir öykünün içinde hissettiriyor insana kendisini ama öte yandan karakterin apolitik tavrı ortaya çıkıyor, daha doğrusu başka bir hassasiyeti. Nedir bu hassasiyet?
En kısa şekilde ahlak denebilir. Çünkü ahlak her türlü ideolojinin üstünde. İnsan herhangi bir ideoloji tarafından beslenmeden ya da zehirlenmeden doğru ile yanlışı ayırt etme yetisine sahip. Çünkü vicdan sahibi. Karakter aslında arka mahallede rastlanacak tiplerden, eski kabadayılara benzeyen yanları var ama kurgu gereği üniversite öğrencisi olmalıydı ve öyle oldu. Ben taraf olmak meselesini önemsiyorum ama taraf olmaktan kastettiğim dahil olmak değil. Bir sözün doğruluğu söyleyene bağlı değildir. Doğru doğrudur, yanlış yanlıştır. İnsana dair en temel böylesine bir bilgiyi entellüktüel zihin yapımız nedeniyle çoğu zaman unutuyoruz. Böyle söyleyince öykünün adı da başka bir boyut kazanıyor. Sizi görmeliydim demek aynı zamanda ‘sizi görmezden gelmemeliydim’ şeklinde de telaffuz edilebilir çünkü. Siz’in yerine ne koyarsanız da olur solcu sağcı ya da başka bir şey olmanız fark etmez; Pakistan, Afganistan, ölüm oruçları, işkence görenler, Kürtler, başörtüsü nedeniyle mağdur edilenler… Aslında insan olmak yeterli, insan denen aklı karıştırılmış yaratık, içinde dünyanın ihtiyaç duyduğu hassasiyetleri taşıyor zaten.
6. İkiyüz onyedinci ya da hiç kimse öyküsünün içinde unutmak-unutabilmekle alakalı derin anlamlar gizli, aynı zamanda öykü biraz tenezzülsüz, biraz şifreli bir öykü. Bu öyküyü açmanızı isteyeceğim biraz. Aynı zamanda adı da uydurulmuş bir ad gibi duruyor.
Öykü çok kısa bir anlatımla aşık olmuş bir adamın içindeki aşk acısını dindirebilmek için unutmayı bir seçenek olarak görüp –ki gerçek hayatta da buna uğraşılır çoğu zaman- bunun peşine düşmesiyle alakalı. Ama ben daha önce de dediğim gibi süreçlerden ziyade sonuçlarla ilgilenmek istedim bu öyküde de. Unutma çabasının süreciyle de güzel bir öykü yazılabilir tabi ama bunu istemedim çünkü söylemek istediğim söz, acıya da sahip çıkmakla alakalı bir şeydi. Öykünün karakteri uğraşlar ve dualar sonucu unutmayı başarabiliyor ama ters bir şey oluyor ve sadece aşık olduğu kişiyi değil, kendi adı ve yüzüyle beraber her şeyi unutuyor. Bu benim inandığım bir gerçek. İnsanı kendisi yapan, acıları, sıkıntıları ve dertleridir. Onları insandan çıkarırsanız, geriye pek bir şey kalmaz. Öykü bu mesele üzerine kurulu.
Öykünün adı da aksine uydurulmuş değil, kendisinin bile kim olduğu hakkında bir şey bilmeyen bir insan için kendisini ifade etmeye yarayan kelimeler; birinci kişi, onuncu kişi, ikiyüz on yedinci kişi ya da hiç kimse.
7. Korku adlı öykünüzde de bir duygunun cisimleşmiş halini görüyoruz ve o duygu cisimleşmiş haliyle bizi duygunun kaynağına götürüyor. Üstelik çok sert ve çarpıcı bir finalle yapıyor bunu. Aslında öykülerinizin tamamında finallere önem verdiğiniz anlaşılıyor, şaşırtıcı, sarsıcı finalleri tercih ediyorsunuz ve öykülerinizi tam olarak sonlandırıyorsunuz, açık kapı kalmayacak şekilde. Bu yöntemi tercih edişinizin sebebini sormak istiyorum.
Bu yöntemi neden tercih ediyorum? Hiçbir fikrim yok aslında. Her öykünün kendisine göre bir izleği oluyor tabi ama… kurmacaya önem vermekle alaklıdır belki. Korku öyküsünde korkunun korkanla alakalı bir mesele oluşundan hareket etmiştim. Öykünün olay örgüsünü kurarken final, söylenmek isteneni tam olarak veriyordu. Diğer öyküler için düşünecek olursam…
8. Bu aslında sizin öykülerinizi nasıl yazdığınızla alakalı bir soruya çıktı galiba.
Galiba öyle oldu. Ama söyleyebileceğim pek bir şey yok sanki. Bazı öykülerde karakterden hareket ediyorum, sonra karakterin özelliklerini sıralarken o özelliklerin gerektirdiği bir hayat kurmam gerekiyor. Sizi görmeliydim, deli gömleği, geceyarısı yarım gece öyküleri bu türden mesela. Bazı öykülerde bir insani hali anlatmaya çalışıyorum ve o hal için karakter ve karakterin hayatı oluşuyor, karakter ve hayatı oluştuktan sonra da öyküde anlatılacak kısmı, olay örgüsü ve kurgusu oluşuyor. Kendi kendine oluyor çoğu zaman. Kaçacak yer yok, korku, rüyalarımın gül kokusu da böyle yazılan öykülerden.
9. Son olarak öykü yazmanın sizin dünyanızdaki karşılığını soralım, bir mülakatta ‘ne söylersem en az acı kalır içimde’ diye bir cümleniz vardı, bu bağlamda neden öykü ve roman yazıyorsunuz diye kitabın ortasından girelim.
Oradaki ne söylersem ifadesi, bir iç dökme biçimini tarif etmiyor. Mesela bir öykünün içindeki duygusal ya da anlamlı, iyi kurulmuş bir cümleyi kastetmiyor. Bir öykünün tamamını, öykünün söylemek istediği sözü kastediyor. Ya da bir romanın meselesini kastediyor. Bütünü ve bu doğrultuda anlamı önemsiyorum. İçimde bazı kavramlara, bazı duygulara, bazı tanımlara karşı itiraz var, bunları söylemezsem ölmem. Ama söyleyebileceğimi, ifade edebileceğimi düşünüyorken de yazmamayı düşünmek biraz garip olur. Yani yazmasaydım çıldıracaktım diyenlerden değilim, gövdemin sırtımdaki yükü taşımaya yetecek güce sahip olduğunu biliyorum. Üstelik bu, gövdemin gücünden kaynaklanmıyor, bunu da biliyorum. Bundan sonrası mahrem. Ne söylersem en az acı kalır içimde’ye çıkacak sözler.
HECE EDEBİYAT DERGİSİ
Bu ödülün ayrıcalığı Oğuz Atay adına düzenleniyor ve veriliyor olması. Bizim kuşağın karışık kafalı yazarları için, kullandığı teknikler, söyleyiş biçimi, ironisi ve mizahıyla karışık hüznü Oğuz Atay’ı çok özel bir yere taşıyor. Ben Oğuz Atay’la alakalı sorulara yazar gözüyle cevap veremiyorum mesela, okur olarak cevaplar vermeyi tercih ediyorum. Bu, yazarla kurduğum bağın, duygusal bağın bir gereği sanki. Oğuz Atay’ın derdini tekniğinden daha fazla önemsiyorum. Bu pencereden bakınca ödül ayrı bir anlam kazanıyor benim nazarımda. Ama öte yandan ödüller parantezinde de konuşmak pek iyi değil aslında, nihayetinde nitelik peşinde koşan ve bir yaradan bahis açmak gereğini duyan yazarların ödülleri pek içselleştiremeyecekleri açık. Takdir önemli, insana gurur veriyor ama her şey bizde başlayıp bizde bitmediği için, verdiğimiz eser zaten aldığımız ödüldür bir bakıma. Bunu bilmek, dahası unutmamak lazım.
2. Düş Kesiği, labirentler ve aynalarla yapılan varsıl kurmaca mantığıyla okurunu hemen bulup, ele geçiren bir roman oldu, yani okur romanın tam ortasında. Yazarı, yapanı sıkan bir soru olsa da sormalı: Romanın bu yordamını, görgüsünü nasıl belirlediniz, benimsediniz, paylaşır mısınız?
İşin tekniğine, nasıl yapıldığına ve nasıl yaptığıma dair de pek söyleyebileceğim bir şey yok. Çünkü böyle bir cevapta her söylediğim, meseleyi biraz daha nesneleştirecekmiş gibi geliyor. Romanın bir mühendislik gerektirdiği söylenir mesela, doğrudur ama kafamızın işleyişi bir garip artık, tabi olanı izah için yapay yöntemler belirliyoruz. Bence iyi bir romandan bahsederken ‘adama bak, mühendis gibi kurmuş yapıyı’ demek yerine, iyi bir mühendislik eserinden mesela bir yapıdan, bir makineden bahsederken ‘adama bak, binayı roman gibi çatmış’ demek lazım. Diyemeyiz tabi, bilimin kutsallığını kabul ediyoruz çünkü. Oysa hikayedir aslolan, inşa değil. Bu konuda postmodern kabul edilen bir roman yazsam da, postmodernistlerden ayrıldığımı, kurmacayı salt bir oyun gibi görmediğimi söyleyebilirim yalnızca. Aklımı zorlayacak bir kurgunun peşine düştüm ama ötesinde gereksizyazar adlı karakterin iç dünyasını aktarmak istedim, onda insana dair, yazan insana dair bir şeyler gördüğüm için.
3. Deli Gömleği’ne gelecek olursak, çoğu öyküde dikkat çeken özellik karakterlerin delilik çizgisine teğet oldukları. Kaçacak yer yok, Bekir; Deli Gömleği’nin başkarakteri; Geceyarısı yarım gece, baba; Dokunabildiğim’in başkarakteri ilk aklıma gelenler. Ayrıca kitabın adı da beni Deliliğin sizin yazı serüveninizdeki karşılığını sormaya yöneltiyor.
İnsana dair bazı duyguların anlatımı için duyguların sonuçları ile ilgilenmek gerekebiliyor. Mesela aşk insanın gözünü kör eder denir, çaresizlik insana hiç olmayacak şeyler yaptırır, acı insanı uçurumlara sürükler. Bunlar bilinir. İnsanın hayata tutunmak için en güçlü güdüsü kendisini kandırma yeteneğini devreye sokması olabilir. Ve insan kendisini kandırmak için gerekçe bulmakta uzman. Tek başına çıplak gerçeğe teslim olamayan insan, kendi gerçekliğini yaratır. Olay biraz bunlardan ibaret. Kitabın adının deli gömleği olmasında öykü seçimleri bir ölçüde belirleyici oldu denebilir bu şekilde bakınca. Öte yandan bilirsiniz ki deli gömleği kendisine ve çevresine zarar vermemesi için giydirilir delilere. Edebiyat benim için bir nevi deli gömleği, beni esirgiyor, biraz komik olacak ama beni insanlaştırıyor.
4. Sizi görmeliydim adlı öykü, içinde postmodernizmin bir unsurunu taşıyor gibi. Metinlerarasılık sezdim ben, yanılıyor da olabilirim tabi ama öykünün ortalarında geçen “Sizi görmeliydim. Böyle bir yazı okumuştum. Başlığıydı bu.” ifadesi Zarifoğlu’nun Sizi Görmeliydim öyküsünü kastediyor sanki.
Evet orada bahsettiğim yazı Cahit Zarifoğlu’nun Sizi Görmeliydim öyküsü. Bu öykünün hikayesini yıllar önce Hüseyin Su’dan dinlemiştim, Beyazıt’ta. Özel bir sohbet olduğu için paylaşamam tabi ama zaten bende iz bırakan bir öykünün yazılış ve Edebiyat Dergisi’nde yayınlanış serüvenini bilmek ayrıca bir irtibat kurmama neden olmuştu öyküyle.
5. Sizi Görmeliydim’in baş karakterinin hayata karşı takındığı tavır, karıştığı olaylar eylemler siyasi bir öykünün içinde hissettiriyor insana kendisini ama öte yandan karakterin apolitik tavrı ortaya çıkıyor, daha doğrusu başka bir hassasiyeti. Nedir bu hassasiyet?
En kısa şekilde ahlak denebilir. Çünkü ahlak her türlü ideolojinin üstünde. İnsan herhangi bir ideoloji tarafından beslenmeden ya da zehirlenmeden doğru ile yanlışı ayırt etme yetisine sahip. Çünkü vicdan sahibi. Karakter aslında arka mahallede rastlanacak tiplerden, eski kabadayılara benzeyen yanları var ama kurgu gereği üniversite öğrencisi olmalıydı ve öyle oldu. Ben taraf olmak meselesini önemsiyorum ama taraf olmaktan kastettiğim dahil olmak değil. Bir sözün doğruluğu söyleyene bağlı değildir. Doğru doğrudur, yanlış yanlıştır. İnsana dair en temel böylesine bir bilgiyi entellüktüel zihin yapımız nedeniyle çoğu zaman unutuyoruz. Böyle söyleyince öykünün adı da başka bir boyut kazanıyor. Sizi görmeliydim demek aynı zamanda ‘sizi görmezden gelmemeliydim’ şeklinde de telaffuz edilebilir çünkü. Siz’in yerine ne koyarsanız da olur solcu sağcı ya da başka bir şey olmanız fark etmez; Pakistan, Afganistan, ölüm oruçları, işkence görenler, Kürtler, başörtüsü nedeniyle mağdur edilenler… Aslında insan olmak yeterli, insan denen aklı karıştırılmış yaratık, içinde dünyanın ihtiyaç duyduğu hassasiyetleri taşıyor zaten.
6. İkiyüz onyedinci ya da hiç kimse öyküsünün içinde unutmak-unutabilmekle alakalı derin anlamlar gizli, aynı zamanda öykü biraz tenezzülsüz, biraz şifreli bir öykü. Bu öyküyü açmanızı isteyeceğim biraz. Aynı zamanda adı da uydurulmuş bir ad gibi duruyor.
Öykü çok kısa bir anlatımla aşık olmuş bir adamın içindeki aşk acısını dindirebilmek için unutmayı bir seçenek olarak görüp –ki gerçek hayatta da buna uğraşılır çoğu zaman- bunun peşine düşmesiyle alakalı. Ama ben daha önce de dediğim gibi süreçlerden ziyade sonuçlarla ilgilenmek istedim bu öyküde de. Unutma çabasının süreciyle de güzel bir öykü yazılabilir tabi ama bunu istemedim çünkü söylemek istediğim söz, acıya da sahip çıkmakla alakalı bir şeydi. Öykünün karakteri uğraşlar ve dualar sonucu unutmayı başarabiliyor ama ters bir şey oluyor ve sadece aşık olduğu kişiyi değil, kendi adı ve yüzüyle beraber her şeyi unutuyor. Bu benim inandığım bir gerçek. İnsanı kendisi yapan, acıları, sıkıntıları ve dertleridir. Onları insandan çıkarırsanız, geriye pek bir şey kalmaz. Öykü bu mesele üzerine kurulu.
Öykünün adı da aksine uydurulmuş değil, kendisinin bile kim olduğu hakkında bir şey bilmeyen bir insan için kendisini ifade etmeye yarayan kelimeler; birinci kişi, onuncu kişi, ikiyüz on yedinci kişi ya da hiç kimse.
7. Korku adlı öykünüzde de bir duygunun cisimleşmiş halini görüyoruz ve o duygu cisimleşmiş haliyle bizi duygunun kaynağına götürüyor. Üstelik çok sert ve çarpıcı bir finalle yapıyor bunu. Aslında öykülerinizin tamamında finallere önem verdiğiniz anlaşılıyor, şaşırtıcı, sarsıcı finalleri tercih ediyorsunuz ve öykülerinizi tam olarak sonlandırıyorsunuz, açık kapı kalmayacak şekilde. Bu yöntemi tercih edişinizin sebebini sormak istiyorum.
Bu yöntemi neden tercih ediyorum? Hiçbir fikrim yok aslında. Her öykünün kendisine göre bir izleği oluyor tabi ama… kurmacaya önem vermekle alaklıdır belki. Korku öyküsünde korkunun korkanla alakalı bir mesele oluşundan hareket etmiştim. Öykünün olay örgüsünü kurarken final, söylenmek isteneni tam olarak veriyordu. Diğer öyküler için düşünecek olursam…
8. Bu aslında sizin öykülerinizi nasıl yazdığınızla alakalı bir soruya çıktı galiba.
Galiba öyle oldu. Ama söyleyebileceğim pek bir şey yok sanki. Bazı öykülerde karakterden hareket ediyorum, sonra karakterin özelliklerini sıralarken o özelliklerin gerektirdiği bir hayat kurmam gerekiyor. Sizi görmeliydim, deli gömleği, geceyarısı yarım gece öyküleri bu türden mesela. Bazı öykülerde bir insani hali anlatmaya çalışıyorum ve o hal için karakter ve karakterin hayatı oluşuyor, karakter ve hayatı oluştuktan sonra da öyküde anlatılacak kısmı, olay örgüsü ve kurgusu oluşuyor. Kendi kendine oluyor çoğu zaman. Kaçacak yer yok, korku, rüyalarımın gül kokusu da böyle yazılan öykülerden.
9. Son olarak öykü yazmanın sizin dünyanızdaki karşılığını soralım, bir mülakatta ‘ne söylersem en az acı kalır içimde’ diye bir cümleniz vardı, bu bağlamda neden öykü ve roman yazıyorsunuz diye kitabın ortasından girelim.
Oradaki ne söylersem ifadesi, bir iç dökme biçimini tarif etmiyor. Mesela bir öykünün içindeki duygusal ya da anlamlı, iyi kurulmuş bir cümleyi kastetmiyor. Bir öykünün tamamını, öykünün söylemek istediği sözü kastediyor. Ya da bir romanın meselesini kastediyor. Bütünü ve bu doğrultuda anlamı önemsiyorum. İçimde bazı kavramlara, bazı duygulara, bazı tanımlara karşı itiraz var, bunları söylemezsem ölmem. Ama söyleyebileceğimi, ifade edebileceğimi düşünüyorken de yazmamayı düşünmek biraz garip olur. Yani yazmasaydım çıldıracaktım diyenlerden değilim, gövdemin sırtımdaki yükü taşımaya yetecek güce sahip olduğunu biliyorum. Üstelik bu, gövdemin gücünden kaynaklanmıyor, bunu da biliyorum. Bundan sonrası mahrem. Ne söylersem en az acı kalır içimde’ye çıkacak sözler.
HECE EDEBİYAT DERGİSİ
Etiketler:
güray süngü,
hece öykü,
oğuz atay,
roman ödülü
Cuma
pENCEREDEN eLEŞTİRİ
Tuhaf Bir Adam
“Pencereden”, daha ilk sayfasında ölümü özleyen bir roman kahramanının dünyasına çağırıyor okuyucusunu. Son yıllarda Türk romanında sıklıkla karşımıza çıkan intihar izleğini tekrarlamakla birlikte, Güray Süngü, gerek kurduğu dille gerek kahramanının iç dünyasına nüfuz eden anlatımıyla basit bir tekrara düşmekten kurtulmuş. Doğrusu bir ilk roman olarak “Pencere”yi çok umut verici bulduğumu söylemek isterim.
Evinde “titizlikle” koruduğu yalnızlığıyla yaşayan tuhaf genç bir adamın hikayesini geriye dönüşlerle izliyoruz. Aynı apartmanda oturan komşularının ısrarlı bakışlarını üzerine çeken, kimi gece onları uyandıracak çığlıklar atarak uyanan, gazetelerde okuduğu intihar haberlerini yakından takip edip kurtulanlara hastane ziyaretleri yapan Ayhan’ın yarılmış zihniden yansıyan iç monologlarla aydınlanıyor geçmişi. Bu geçmişi de düzgün bir sıralama ile aktarmamış Güray Süngü. Böylelikle kahramanın başından geçenler, bugüne nasıl geldiği, intihar edenlere duyduğu yakınlık muğlak kalıyor. Söz konusu muğlaklık okuyucun merak duygusunu sürekli tutma işlevi gören bilinçli bir tercih. Ancak hikayeyi özetlerken zorunlu olarak bu muğlaklığı biraz olsun dağıtmak zorunda kalacağım.
Taşralı zengin bir ailenin tek çocuğu Ayhan. Büyük bir evde, bütün hayatını kocası ve oğluna adamış annesinin ellerinde büyümüş, babasıyla pek yakınlık kuramamış. Yatılı okulda okurken başlamış kendi içine kapanıklığı. Dış dünya ile iletişim kurmakta zorlanan, hiç değilse diline kattığı nezaketle insanlardan uzaklaşan Ayhan, üniversite eğitimi için ayrılmış ailesinden:
“Neden şehir dışında okumak istiyoruz? Sadece tercih yapıyoruz, özel bir istek değil. Ama kazanma ihtimalimiz çok yüksek ve bu tercihi buraya yazarsak gidişimiz kati. Özel bir durum değil, istek de değil, evden uzaklaşmaya çalışmıyoruz, sadece tercih yapıyoruz. Ama annemiz dayanamaz, babamız da üzülür, kızar da. Zaten evden uzaktaydık, şimdi yine gideceğiz. Ama sonra döneceğiz. Sonsuza kadar değil. Nereye döneceğiz? Eve. Eve....”
Ne var ki eve dönüşü de sorunları gidermeyecek, bu kez evlenmesi ya da babasının işine sahip çıkması baskılarıyla karşılaşacaktır. Her nasılsa Özlem’le anlaşırlar; “görünen o ki Özlem Ayhan’ı kendisine benzer sanıyordu. Benzer türden insanlar. Bu çağın insanı, genci. Eğitimli, çağdaş, ne denir, nasıl ifade edilir. Yakışıklı bulmuştu, eli yüzü düzgün, ailesine saygılı ama aslında kendisine göre bir hayatı olan, çevresi, arkadaşları, temiz takım elbiseleri, işte kariyeri, zihninde idealleri...”
Peki Ayhan’ın duyguları? “Biz hoşlanmadık mı, ne açıdan hoşlandık. Saydıklarımıza göre hoşlanamayız, özenebiliriz belki ama barınamayız. Sırıtırız. Ama bu hoşlanmaya engel değil ki. Engel. Hem de nasıl. O bir kör. Yalnızca bir pencereden bakıyor ve bir ova görüyor, oraya ev yapacak, ağaç dikecek, çiçek ekecek, deniz olacak, güneş olacak, eğlence, kalabalık, arkadaşlar, tatillere gidilecek, tatillerden dönülecek, alışveriş yapılmış, torbalar dolusu, akşam gezmeleri, hafta sonu gezmeleri, kahkahalar, sürekli konuşmalar, muhabbetler. Biz çok susarız, biliyor musunuz? Pencere önünde oturur ve karanlığa bakarız, bizim penceremizden yalnızca karanlık görünür biliyor musunuz? Bizi kurtarabilecek misiniz, hayata dahil edebilecek misiniz bunca yıl sonra bizi, buna gücünüz yetecek mi? Beni tanımıyor diye içinden geçirdi Ayhan. “
İki genç sonunda yakınlaşacaklar, yakınlaştıklarında ise Ayhan’ın trajedisi başlayacaktır….
İntihar takıntısı
Geleneksel bir ailede, okulda, kültürde bir çocuktan beklenen görevleri yerine getirememenin ezikliğiyle kendi kabuğuna çekilen Ayhan, karışık aklını yatıştıracak soruları sormayan, mutsuzluğunu söze dökmeyen, yatağında, odasında, ilçede, ilde, ülkede, kıtada, dünyada sessiz kalan bir insan özelliğiyle bireyden topluma uzanan bir eleştiriyi de biraz olsun cisimlendiriyor.
Nitekim yegane diyaloğa girdiği kişilik olan kendi iç sesi şöyle seslenecektir ona; “Hepsi iç içe geçmiş onlarca kapı sanki, değil mi sevgili Ayhan? Bir tanesini açmakla iş bitmiyor, bir yere varılamıyor, ama hepsi açılınca da aslında çıkışın tek bir yere olduğu görülüyor. O halde aslında iç içe geçmiş onlarca kapı denen şey tek bir kapı çünkü tek geçişi ve tek ufku var, değil mi sevgili Ayhan? Bir kapı var sadece. Geçemedik biz. Geçtik sandık, geçiyoruz sandık ama geçemedik. Ama orada kaldık sevgili Ayhan, orada kaldınız. Ne içerisi, ne dışarısı. Eşik deseniz değil, başka bir tanım, bir kelime ise yataktan çıkmayı gerektirecek ki zaten sebebimiz bu değil mi, yataktan çıkamamak, ne çıkmayı arzu etmek, ne kalmayı içinde. İçinizdeki boşluğu ne ile dolduracaksınız sevgili Ayhan? Üstelik dolmayacağını kati bir şekilde bilerek neyin çabası bu. Boşluk dolmaz ki. Dolacaksa boşluk denmez ki. Yoksa denir mi? Neden aklınız hiç karışık değil sevgili Ayhan?”
Ölmeyi beceremeyen Ayhan, hayatla ilgili tüm etkinlik ve duygularını askıya almak suretiyle yaşayan bir ölüye, bir intihar imgesine dönüştürmüştür kendisini. Hayattan kaçmanın, sadece kendisi için anlamlı bir varoluşun yegane yolu bu ölüm/intihar takıntısıdır artık. Aşkı bile bir hastalık gibi yaşayıp varlığının tanımını hiçlikle yapan Ayhan’ın bu takıntısı belki de kendini koruma girişimi, sevgi görmek için atılan bir çığlık, mutlu yaşama olasılığının aranışıdır. İç yaralarıyla dış dünyaya karşı sessizleşen Ayhan, iç dünyasında sözün coşkusuna kapılacaktır. Tıpkı Nilgün Marmara’nın Plath için söylediği gibi; “ailede yaşanan karanlık deneyimlerin sosyal, tarihsel ve otobiyografik yıkımlara eklenmesi, onu önsel bir ideal olarak kabullendiği belirgin, açık seçik bir kendini yok edişe zorlamıştır. Bu ideal, kendi akışını tamamen kendi içinde, ölümün zaruri ve saplantılı bir şekilde hayata yayılmasında bulmuştur.” Tıpkı Plath gibi Ayhan için de ölümle cansıza dönmek mutlak özgürlüktür; uzlaşmayı reddedecek ve uyumlu sosyal varlıkların çirkinliğine kaçınılmaz bir tepki olarak intiharı seçecektir.
Kahramanının kişilik yarılmasını iç monologlar ve bilinç akışı ile izleten Güray Süngü, etkileyici bir anlatım, boğucu bir atmosfer kurmuş “Pencere”sinde. Her ne kadar ele aldığı temalar okuyucuyu karanlık bir dünyaya götürse de gerek psikolojik romanın iyi bir örneğini sergilemesi gerekse de anlattığı hikayeyle bütünleşen anlatım tekniğiyle övgüye değer.
A. Ömer Türkeş
“Pencereden”, daha ilk sayfasında ölümü özleyen bir roman kahramanının dünyasına çağırıyor okuyucusunu. Son yıllarda Türk romanında sıklıkla karşımıza çıkan intihar izleğini tekrarlamakla birlikte, Güray Süngü, gerek kurduğu dille gerek kahramanının iç dünyasına nüfuz eden anlatımıyla basit bir tekrara düşmekten kurtulmuş. Doğrusu bir ilk roman olarak “Pencere”yi çok umut verici bulduğumu söylemek isterim.
Evinde “titizlikle” koruduğu yalnızlığıyla yaşayan tuhaf genç bir adamın hikayesini geriye dönüşlerle izliyoruz. Aynı apartmanda oturan komşularının ısrarlı bakışlarını üzerine çeken, kimi gece onları uyandıracak çığlıklar atarak uyanan, gazetelerde okuduğu intihar haberlerini yakından takip edip kurtulanlara hastane ziyaretleri yapan Ayhan’ın yarılmış zihniden yansıyan iç monologlarla aydınlanıyor geçmişi. Bu geçmişi de düzgün bir sıralama ile aktarmamış Güray Süngü. Böylelikle kahramanın başından geçenler, bugüne nasıl geldiği, intihar edenlere duyduğu yakınlık muğlak kalıyor. Söz konusu muğlaklık okuyucun merak duygusunu sürekli tutma işlevi gören bilinçli bir tercih. Ancak hikayeyi özetlerken zorunlu olarak bu muğlaklığı biraz olsun dağıtmak zorunda kalacağım.
Taşralı zengin bir ailenin tek çocuğu Ayhan. Büyük bir evde, bütün hayatını kocası ve oğluna adamış annesinin ellerinde büyümüş, babasıyla pek yakınlık kuramamış. Yatılı okulda okurken başlamış kendi içine kapanıklığı. Dış dünya ile iletişim kurmakta zorlanan, hiç değilse diline kattığı nezaketle insanlardan uzaklaşan Ayhan, üniversite eğitimi için ayrılmış ailesinden:
“Neden şehir dışında okumak istiyoruz? Sadece tercih yapıyoruz, özel bir istek değil. Ama kazanma ihtimalimiz çok yüksek ve bu tercihi buraya yazarsak gidişimiz kati. Özel bir durum değil, istek de değil, evden uzaklaşmaya çalışmıyoruz, sadece tercih yapıyoruz. Ama annemiz dayanamaz, babamız da üzülür, kızar da. Zaten evden uzaktaydık, şimdi yine gideceğiz. Ama sonra döneceğiz. Sonsuza kadar değil. Nereye döneceğiz? Eve. Eve....”
Ne var ki eve dönüşü de sorunları gidermeyecek, bu kez evlenmesi ya da babasının işine sahip çıkması baskılarıyla karşılaşacaktır. Her nasılsa Özlem’le anlaşırlar; “görünen o ki Özlem Ayhan’ı kendisine benzer sanıyordu. Benzer türden insanlar. Bu çağın insanı, genci. Eğitimli, çağdaş, ne denir, nasıl ifade edilir. Yakışıklı bulmuştu, eli yüzü düzgün, ailesine saygılı ama aslında kendisine göre bir hayatı olan, çevresi, arkadaşları, temiz takım elbiseleri, işte kariyeri, zihninde idealleri...”
Peki Ayhan’ın duyguları? “Biz hoşlanmadık mı, ne açıdan hoşlandık. Saydıklarımıza göre hoşlanamayız, özenebiliriz belki ama barınamayız. Sırıtırız. Ama bu hoşlanmaya engel değil ki. Engel. Hem de nasıl. O bir kör. Yalnızca bir pencereden bakıyor ve bir ova görüyor, oraya ev yapacak, ağaç dikecek, çiçek ekecek, deniz olacak, güneş olacak, eğlence, kalabalık, arkadaşlar, tatillere gidilecek, tatillerden dönülecek, alışveriş yapılmış, torbalar dolusu, akşam gezmeleri, hafta sonu gezmeleri, kahkahalar, sürekli konuşmalar, muhabbetler. Biz çok susarız, biliyor musunuz? Pencere önünde oturur ve karanlığa bakarız, bizim penceremizden yalnızca karanlık görünür biliyor musunuz? Bizi kurtarabilecek misiniz, hayata dahil edebilecek misiniz bunca yıl sonra bizi, buna gücünüz yetecek mi? Beni tanımıyor diye içinden geçirdi Ayhan. “
İki genç sonunda yakınlaşacaklar, yakınlaştıklarında ise Ayhan’ın trajedisi başlayacaktır….
İntihar takıntısı
Geleneksel bir ailede, okulda, kültürde bir çocuktan beklenen görevleri yerine getirememenin ezikliğiyle kendi kabuğuna çekilen Ayhan, karışık aklını yatıştıracak soruları sormayan, mutsuzluğunu söze dökmeyen, yatağında, odasında, ilçede, ilde, ülkede, kıtada, dünyada sessiz kalan bir insan özelliğiyle bireyden topluma uzanan bir eleştiriyi de biraz olsun cisimlendiriyor.
Nitekim yegane diyaloğa girdiği kişilik olan kendi iç sesi şöyle seslenecektir ona; “Hepsi iç içe geçmiş onlarca kapı sanki, değil mi sevgili Ayhan? Bir tanesini açmakla iş bitmiyor, bir yere varılamıyor, ama hepsi açılınca da aslında çıkışın tek bir yere olduğu görülüyor. O halde aslında iç içe geçmiş onlarca kapı denen şey tek bir kapı çünkü tek geçişi ve tek ufku var, değil mi sevgili Ayhan? Bir kapı var sadece. Geçemedik biz. Geçtik sandık, geçiyoruz sandık ama geçemedik. Ama orada kaldık sevgili Ayhan, orada kaldınız. Ne içerisi, ne dışarısı. Eşik deseniz değil, başka bir tanım, bir kelime ise yataktan çıkmayı gerektirecek ki zaten sebebimiz bu değil mi, yataktan çıkamamak, ne çıkmayı arzu etmek, ne kalmayı içinde. İçinizdeki boşluğu ne ile dolduracaksınız sevgili Ayhan? Üstelik dolmayacağını kati bir şekilde bilerek neyin çabası bu. Boşluk dolmaz ki. Dolacaksa boşluk denmez ki. Yoksa denir mi? Neden aklınız hiç karışık değil sevgili Ayhan?”
Ölmeyi beceremeyen Ayhan, hayatla ilgili tüm etkinlik ve duygularını askıya almak suretiyle yaşayan bir ölüye, bir intihar imgesine dönüştürmüştür kendisini. Hayattan kaçmanın, sadece kendisi için anlamlı bir varoluşun yegane yolu bu ölüm/intihar takıntısıdır artık. Aşkı bile bir hastalık gibi yaşayıp varlığının tanımını hiçlikle yapan Ayhan’ın bu takıntısı belki de kendini koruma girişimi, sevgi görmek için atılan bir çığlık, mutlu yaşama olasılığının aranışıdır. İç yaralarıyla dış dünyaya karşı sessizleşen Ayhan, iç dünyasında sözün coşkusuna kapılacaktır. Tıpkı Nilgün Marmara’nın Plath için söylediği gibi; “ailede yaşanan karanlık deneyimlerin sosyal, tarihsel ve otobiyografik yıkımlara eklenmesi, onu önsel bir ideal olarak kabullendiği belirgin, açık seçik bir kendini yok edişe zorlamıştır. Bu ideal, kendi akışını tamamen kendi içinde, ölümün zaruri ve saplantılı bir şekilde hayata yayılmasında bulmuştur.” Tıpkı Plath gibi Ayhan için de ölümle cansıza dönmek mutlak özgürlüktür; uzlaşmayı reddedecek ve uyumlu sosyal varlıkların çirkinliğine kaçınılmaz bir tepki olarak intiharı seçecektir.
Kahramanının kişilik yarılmasını iç monologlar ve bilinç akışı ile izleten Güray Süngü, etkileyici bir anlatım, boğucu bir atmosfer kurmuş “Pencere”sinde. Her ne kadar ele aldığı temalar okuyucuyu karanlık bir dünyaya götürse de gerek psikolojik romanın iyi bir örneğini sergilemesi gerekse de anlattığı hikayeyle bütünleşen anlatım tekniğiyle övgüye değer.
A. Ömer Türkeş
Etiketler:
güray süngü,
hece öykü,
oğuz atay,
ömer türkeş,
roman
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)