Perşembe

BİLİYORUM, HAYAT YENİLER KENDİNİ...

Bir gün evlenmeye karar verdim. Hayatımın seyri buydu, birdenbire bir şeylere karar verirdim. Hayatımda kimse yoktu, zaten çekingen bir insandım, ilişki kurmak kabilinden şeyler bana göre değildi. Bana göre olmasını isterdim ama değildi. Başka sebepler de vardı tabi ama öyle bir haldeyken birdenbire karar verdim. Aldığım kararları uygulama konusunda başarılı değildim. Hep böyleydi bu ve benim için hayal kırıklığına yol açan bir yanı bile yoktu. Ama bazen hayat yeniler kendini. İyisini kötüsünü bilemem, iyi mi yeniler, kötü mü yeniler bilemem, yenilemenin kötüsü de mi olur, bunu hiç bilemem. Bana olur gibi geliyor. Sadece benimle alakalı değilmiş gibi de geliyor.

Birkaç ay içinde evlendim. Birileri aracı oldu, okumuş çocuk, temiz birisi, sessiz filan dediler benim için, bunları biliyorum, iyi özelliklerden sayıldığı için bunlar söylenir, işim vardı, görünür bir sorunum yoktu, görünür bir sorunun olmaması her şey için yeterliydi. Bana da sordular, beğendin mi, beğendim dedim, bakmamıştım bile ama sorun değildi.

Beş yıl boyunca çocuğumuz olmadı. Mutlu sayılmazdık, her halde mutluluk böyle bir şey olmasa gerek ama görünürde bir sorunumuz da yoktu. İşim vardı benim, evimiz kira değildi, o çalışmıyordu, evdeydi, bir iki komşusu vardı, iyiydi onlarla, ben hafta sonları maça gidiyordum, kahveye yani, seyretmeye, hafta içi erken yatıyorduk, cumartesileri annesine gidiyorduk, babası da sağdı, on bire kadar oturuyor dönüyorduk. Böyleydi hayat ve bu kadardı işte. Beşinci yılın sonunda bir bebeğimiz olacağını öğrendik. Her şey değişti o zaman. Hayatım değişti, ben değiştim. Çok iyi hatırladığım bir gün. Gün değil an, bazı anlar unutulmuyor, öyle bir an. Haberi aldım akşam üzeri, ya sonra?

İşten geldim, yorgun. Aslında pek yorgun değil, nasıl denir, her zamanki gibi, bıkkın, gülümsemiyorum bile. Kapıyı çalıyorum, açılıyor. İçeriye giriyorum. Her zamanki gibi elimi yüzümü yıkıyorum, ardından salona geçip oturuyorum. Sofra hazırlanıyor, yemek yiyoruz. Yemekten sonra da ellerimi yıkıyorum. Çay içiyoruz. Bugün doktora gittim diyor. Televizyon seyrediyorum. Bir dizi var, takip ediyoruz onu, kaçırmıyoruz ama alışkanlıktan, bizi heyecanlandırmıyor. Hasta mıydın, diyorum. Yok diyor, bir iki saniye duraksıyor, bebeğimiz olacakmış, diye ekliyor. Gülümsüyor mu hatırlamıyorum, bir o yok, her şey görünürde. Gülümsüyor muyum hatırlamıyorum. Çayım bitiyor. Reklam giriyor. Çayımın bitişini reklama denk getirmekte başarılıyım. Karımın yüzüne bakıyorum, ayağa kalkıyorum, yanına gidiyorum. Elimi uzatıp yüzüne dokunuyorum. Bu kadar. Bir anlamının olup olmamasının anlamı yok.

Banyoya gidiyorum. Yüzümü yıkıyorum. Suyu avuçlarımın arasına alıp, yüzüme atıp... Su yüzümden aşağıya süzülürken, tek bir parçaymış gibi, bir tek... aynaya bakarken ben, tam o anda, ya da o sıralarda, aynadaki yüzüme bakarken... hayatımın değiştiği an.

Bir...

Hayatımı gözden geçirdim desem şimdi inandırıcı olur. Yüzümden su, süzülürken lavaboya doğru... odaya döndüm. Çay koyayım mı? Yüzüne baktım yine karımın, koy dedim, alıp bardağımı gitti. Erken yattık yine. Tıraş olmadım. Sabah olurum diye de düşünmedim. Aklıma gelmedi belki. Belki önemli değildi hiç. Yatmadan önce tıraş olmak, işe temiz gömlek giyerek gitmek, haftada üç kez banyo yapmak... bazıları gün aşırı yapar, daha on küsür yıl önce musluklardan su akmadığını, suyu mahalle çeşmesinden bidonlarla taşıdıklarını unutmuşlardır, ya da unutmamışlardır çünkü taşımamışlardır, onların mahallesinde su evlerdeki musluklardan akabiliyordur, ya da öyle değilse bile saçmadır bunlar, on küsür yıl geçmiştir sonunda, ilerlenmiştir, ayak uydurulmuştur, hayat yenilemektedir kendini. Ya da ne bileyim aklıma gelmeyen bir dolu şey.

Ertesi akşam yemekten sonra yine, televizyon seyrediyorken, çay da içiyorken, yarışma bu sefer, her hafta aynı gün aynı saatte, korkuyor musun diye sordum ona. Karıma yani. Dönüp baktı bana, yüzüme, gözlerime. Yüzündeki ifade...

iki...

Hayatımı gözden geçirdim desem şimdi, inandırıcı olmaz. Hayatında hiçbir şeyi önemsemeyi becerememiş bir adam olarak gözlerim aynadaki aksimde, yüzümde su. Durgundu su, akıyordu su. Bazı kelimeleri cümle içinde kullanmak güzeldir, güzeli kullanmak güzeldir, suyu kullanmak güzeldir. Suyu cümle içinde kullandıkça kirlenir su, cümle temizlenir ama su kirlenir. Bu hep böyle olur. Suyun mu kabahatidir, cümlenin mi kabahatidir?

Odaya dönüyorum, televizyondaki dizi devam ediyor, reklam bitmiş. Çayım da bitmişti, bana bakıyor o sırada, çay koyayım mı, koy diyorum, içelim bir tane daha. Yarın iş var aslında ikiden fazla içilmez. Alışkanlıkların adamıyım ben, bir arabam olsaydı hep aynı yere park ederdim eminim ama arabam yok. Evim var. Hep geliyorum bu yüzden evime, hep aynı saatte üstelik ve hiç şüphe duymuyorum evimin varlığından. Babamdan kaldı, ben bu evde doğdum, başka bir yaşamım olmadı. Şanslıydım. İnsanlar kiralarda sürünüyor. Ama şu da var, benim kiralarda sürünmemem için babamın ve hatta annemin ölmesi gerekti ve benden başka çocuklarının olmaması gerekti ve gerekenler gerektikleri gibi oldular. Benim için değildi tabi tüm bunlar, onlar zaten ölümlüydü, ölmeleri kaçınılmazdı, başka da çocukları olmamıştı. Ben yalnız büyüdüm, sessiz sakin iyi bir evlat oldum. Sorun çıkartmadım onlara, görünürde bir sorunları yoktu benimle alakalı. Sonra öldüler, önce babam öldü, kısa bir süre sonra da annem öldü. Sonra ben bana kalan doğduğum bu evde yaşama ve ölme hakkını kazanmış oldum.

Tıraş olmadan yatıyorum, çalıştığım yerde böyle şeyler önemsenmiyor. İyi geceler demiyoruz birbirimize, alışık değiliz çünkü, annem ne o öyle gavurlar gibi derdi ben küçükken iyi geceler dediğimde ona. Ben de zaten bir dizide görmüştüm insanların yatarken birbirine iyi geceler dediğini. Küçük evdi dizinin adı. Bizim evden on kat büyüktü küçük ev dizisindeki küçük ev.

Ertesi gün işte kimseyle bir şey konuşmuyorum. Akşam yemekten sonra oturuyorken odada, çay içip televizyon seyretmeye çalışıyorken, korkuyor musun, diye soruyor karım bana. Korkutuyor bu soru beni. Bir bebeğimizin olacak olması mı denir, doğacak olması mı denir, korkutmuyor ama soru korkutuyor. Bebek korkutmuyor, bebeklerden korkulmaz, sevimli olur bebekler, haberler okunurken tvde, ana haber bülteni yayınlanıyorken sevimli yüzleri ile bakarlar sağa sola ve nasıl olsa görmezler ilk bilmem kaç ay. Ama haberleri çok renklidir yirmi birinci yüzyılın. İnsanlar ölmeye doyamaz, her şey için ölebilirler ve ne zaman nerede kaç kişi ölse, akşam haberlerinde yemek sofrasındaki çorbamıza katık olurlar. Böyle yetenekler kazanmıştır yirmi bilmem kaçıncı yüzyılın insanı. Ben ve benim gibi olanlar yani, biz yani kazanmışızdır böyle yetenekler. Sonra haberler biter ve dizi başlar. Öncesinde spor haberleri verilir ama onu seyretmez karım, futbolu sevmez, ben severim futbolu, hafta sonları kahveye gidip paralı kanaldan seyrederim. Bebeğimi de götürürüm biraz büyüyüp takım tutma yaşı gelince. Soruya dönersek... soru üzerine dönüyorum karımın yüzüne, bakıyorum karımın yüzüne. Neden korkacakmışım, ya da neyden bahsediyorsun sen, ne diyorsun filan gibi dediği hakkında hiçbir fikrim yokmuş gibi sorular yöneltecekken susuveriyorum birden. Konuşmaktan vazgeçiyorum bir anda diyelim. Ama ağzım yarım açık. Dilimin üzerinde kelimeler. Yoklar onlar. Söyleyecek tek bir şeyim bile yok.

üç...

Yüzümden dökülürken içimden geçirmediğim kelimeler nedeniyle görmezden gelmekten bıkmadığım sular, içimden geçiriyorum ben, şimdi hayatını gözden geçirmek ister misin, diye ve cevabı alamıyorum kendimden. Aynanın karşısındayım. Kendimin karşısındayım. Şimdiye dek karşısında yer aldığım hiçbir şey olmadı, yanında yer aldığım hiçbir şey olmadığı gibi. Neyi kastettiğimi biliyorum ama bilmezden gelmeliymişim gibi geliyor. Havluyu alıyorum bu yüzden elime, yüzüme götürüyorum. Yüzüm memnun kalıyor kendisi için bir şeyler yapılmış olmasından. Ben de memnun kalıyorum birilerinin memnun kalmasından, memnuniyetlerinin müsebbibi olduğumun fevkinde. Tebessüm ediyorum bu sebeple ama aynadaki aksimden hemen fark ediyorum tebessüm ettiğimi, toparlıyorum kendimi. Aynı mutsuz adam olmaya devam etmemin gerektiğini biliyorum. Hayatın değişmeyeceğini, değişmemesi gerektiğini biliyorum. O bebeğin doğduktan otuz iki yıl sonra aynı bu şekilde ayna önünde yüzünü yıkarken duraksayacağını biliyorum. O an aklına beni getireceğini ve beni sevmediğini düşüneceğini biliyorum. Çünkü ben şu an babamı sevmediğimi düşünüyorum. Annemi bile sevmediğimi düşünüyorum ben. Çünkü kendimi bile sevmediğimi düşünüyorum ben, sevmediğim bir kadınla evlendiğimi, sevebileceğim bir kadın olamayacağı için bunları önemseyemediğimi, bu yüzden sevmediğim bir kadınla evlenmekte sakınca görmediğimi düşünüyorum. Benim gibi, beni ve kendisini ve annesini ve vakti gelince sevgilisini sevmeyecek bebeğime nasıl hazırlanmam gerektiğini ise düşünmüyorum, bütün bunlar böyle olduğu için. Odaya dönüyorum. Dizi devam ediyor, reklam bitmiş. Aslında reklamlarda başka kanallara geçerdik biz ama genelde ben yapardım bunu, karım televizyon camına boş bir duvara bakar gibi bakardı dizi reklama girince. Hayatından memnun olmadığını düşünürdüm onu öyle görünce. Bu, ben de hayatımdan memnun olmadığım ve asla memnun olmayacağım için bir mana ifade etmezdi benim için. Çevirirdim başımı. Şimdi çevirmiyorum başımı, bakıyorum ona. Çay içerim bir tane daha diyorum, kalkıyor, galiba hafif tebessüm ediyor, ya da eder gibi yapıyor kalkarken. Odadan çıkarken arkasından bakıyorum. Hayır sadece arkasından bakıyorum, ağlamıyor, gülmüyor ya da konuşmuyorum, kitap okumuyorum, sinemaya gitmiyorum, ufka bakmıyorum, çimlere yatmıyorum, duymuyorum da, görmüyorum da, aldırmıyorum da, saymıyorum da, sevmiyorum da... Erken yatıyoruz. Tıraş oluyorum yatmadan önce. Ya da olduğumu sanıyorum, bilmiyorum. Sabah olmak zor, uyku sersemliğiyle, soğukta.

İşte söylemiyorum kimseye. Nasıl söylenir bilmiyorum. Baba olmak. Babam gibi olmak. Suçsuzluğu kanıtlanana kadar herkes suçludur diye bir cümle kuruyorum öğle paydosunda, yarım dilim turşu ile bir döner parçasını sağ azı dişimle öğütürken ve midem bulanıyor kurduğum cümleden. Cümle kötü diye değil, döner kötü diye değil, ben kötüyüm diye değil. Biliyorum hayat yeniler kendini ama bu bir şarkı ve ben onu hiç dinlemedim. Akşam olup da, eve dönüp de, yemek yiyip de, yemekten sonra hayatın tüm yorgunluğunu bir iki bardak çaydan çıkarmaya çalışırken karım bana, ben ona bakıyoruz ve bilmiyorum hangimiz, hangi sebeple korkuyor musun diyoruz diğerimize. Diğerimiz soruyu soranın gözlerinin içine bakıyor, bakıyor, bakıyor ve dönüyor televizyona.

Dört...

Yüzüm... aşkın içindeki çıplak ışıklar gibi. Bunu duydum. Aşkın... beynimdeki bir ses mi bu? Benden değil, benimle alakalı değil, bu güne ve bu ana ait de değil. Yüzüm deyip suların süzülüşüne bakarken içimden hiç duymadığım bu şarkının tamamına sahip olma iştiyakı geçiyor. Hayır giriyor ya da doluyor. İştiyak diye mırıldanıyorum sonra evet aynaya bakarken, evet yüzüm ıslak, evet sanki ağlamışım gibi hem de çok, evet yağmurda kalmışım gibi, hayır kalmışım gibi değil, yağmurda yürümüşüm gibi, sahil kenarı mesela, ya da köyde bir patika, yer çamur, çimen, yer ne olursa olsun ama beton değil, asfalt değil, ıslak yüzüm. İştiyak... Havluya kurulamıyorum yüzümü, odaya dönüyorum, reklamlar bitmiş, karım yüzünü dönmüş televizyona, benim yüzüm ıslak, o yüzünde tvnin gölgeleri, ben yüzüm ıslak, reklam bitmiş, kaldığı yerden devam ediyor tek eğlencemiz, tutunacak tek şeyimiz.

Erken yattık.
Tıraş oldum, sabah zor gelirdi tıraş olmak.
İşe gittim.

Bu kadar kolay geçilir istersen, erken yattık, erken kalktık, bak bir geceyi bitirmiş olduk ama bu sefer baştan alalım, erken yattık ama diyelim. Erken yattık ama uyumadım ben, karım hemen uyudu. Yatağa yatar yatmaz uyuyabilengillerden diye bir ifade hatırlıyorum, ben yatağa yatar yatmaz uyuyabilenlerin eşleri durumundaki yatağa yatar yatmaz horlayabilengillerlerdenim. Ama var sayalım ki uyuyamadım hemen. Önce dizlerim üşüdü, diz kapaklarım. Bacaklarımı kapladı sonra soğuk. Sonra sırtımı da kapladı soğuk. Sonra buz kesti tüm vücudum. Sonra anladım öldüğümü. Sonrasında ise gördüm, ben öldükten sonra bile hiçbir şeyin değişmediğini, karımın kalktığını, benim cesedimi gördüğünü, önce kahvaltısını yaptığını sonra gelip benim cesedimi çarşafa sardığını, sonra komşulara haber verdiğini, sonra eve birilerinin girdiğini, lahmacun söylendiğini kolay olsun diye, helva yendiğini adet yerini bulsun diye, gelenlerin sonra gittiğini, benim taşındığımı, gömüldüğümü, karımın eve döndüğünü, televizyonu açtığını, reklamların bitmiş olduğunu, dizinin devam ettiğini, dizideki adam karısını aldatırken sekreterinin sapık nişanlısı tarafından cep telefonuyla görüntülendiğini, bu görüntüleri satmak isteyen sapık nişanlının, gazetenin acar muhabiri tarafından tuzağa çekilerek bir kokain, kakoin miydi yoksa, pazarlığının ortasında kaldığını, kendisini kurtarmak için görüntüleri bedavaya gazetenin acar muhabirine vermek zorunda kaldığını, gazetenin acar muhabirinin görüntüleri şantaj amacıyla kullanmak...

Uyandım. İşe gittim. İşe giderken otobüse bindim. Otobüsteki bütün insanlar bir şey olsa da yırtsak der gibi bakıyorlardı etrafa, uykulu, yenik, o denli bezgin gözleriyle, yüzleriyle, dudakları, burun ve yanaklarıyla etrafa. Memnun olmadıkları işlerine giderek, memnun olmadıkları hayatlarını, memnun olamayacakları şekilde idame etmelerine yarayacak miktarda para kazanacaklardı. Ama bu onlara yetmeyecekti. Bir işlerinin olması, bir hayatlarının olması ve bir umutlarının olması onlara yetmeyecekti. Daha geniş, daha büyük, daha çok olsun istiyorlardı çünkü söz konusu neyse o. Çünkü öyle olmalıydı artık. Yirmi bilmem kaçıncı yüzyıldaydı dünya. Eskisi gibi olması düşünülemezdi tabi, hem de hiçbir şeyin. İnsanlar bile artık birer birer değil, biner biner ölüyordu. Çaresiz onları bıraktım otobüslerinin içinde ve devam ettim yoluma, vardım kendi umutsuzluğum olan iş yerime. Kimseye söylemedim bir bebeğimizin olacağını, kendime bile söyleyemediklerini kime söyleyebilirdi insan. Bu, cevabı verilmemek üzere sorulmuş gibi duran soruya cevabı ben verdim; hiç kimseye söylenemezdi. Ben de söylemedim hiç kimseye ve devam ettim ceset suratımla işime. Hayatı memnun ettim, memnun olmadığım işimi memnun olmayarak yaparak ama hemen fark ettim tam o an, otobüsteki insanlara mı benzemiştim ben şimdi. İnsan bir eşinin daha olmadığını, benzersiz, özel ve tek olduğunu düşünürdü demek hep ve bu yüzden birbirine benzerdi demek herkes en azından bu özellikleriyle.
Öğlen oldu ve yemeğimi yedim. Aklımdan hiçbir şey geçirmedim. Hayata ve insana dair hiçbir şey düşünmedim. Kendimi sınamak istemedim. Yeteneklerimin farkındaydım. Basitliğimin ve sıradanlığımın ve kaybolmuşluğumun farkındaydım. Öfkeli bile değildim. Yalnızdım sadece. Doğduktan bir süre sonra yalnız kalmıştım. Yalnızlığımın üzerine bir cümle bile kurmamıştım içinde su bile geçen. Ama farkında değildim neden böyle olduğunun, beni basit kılan şeyin, sıradan kılan şeyin, kayıp eden şeyin, hatta öyle dediğime bile bakmayın basit, sıradan, kaybolmuş olduğumun bile farkında değildim, çünkü yoktu hayatımda böyle şeyler. Böyle şeyler olmazdı hayatta. Vardık ve bu kadardı her şey. Bebeğim de doğacak ve doğumuyla var olacaktı ve o kadar olacaktı her şey. Büyüdükçe büyümüş olacaktı, büyüyecekti ve büyümüş olacaktı ve o kadar olacaktı her şey. Yalnızlık... benim gibi yani. Basit bir şeydi o, her insan gibi, sürüler halinde yaşarken, apartmanlar içinde, alışveriş merkezlerinde yemek yerken, yerdeki taşlarda saçlarını görmeye çalışırken, neden öyle yapıyorum diye mızmızlanıp, cep telefonunu çıkarıp, kendisine doğru tutup, resmini çekip sonra bakıp, ha evet düzgünmüş saçlarım, elleri ceplerinde ama çalacak bir ıslığı yok. Çünkü hiç şarkı bilmiyor, hayır tabi ki biliyor ama şarkılar artık ıslıkla çalınabilecek türden değil, yani onun kabahati değil, kimsenin kabahati değil. Benim kabahatim bile değil. Bana da şarkı öğretilmedi hiç. Aslında çok şarkı öğretildi ama hiçbirisi kalmadı aklımda. Kötü şarkılar akılda kalmıyor. Dilde kalıyor ama akılda kalmıyor, siz şimdi doğal olanı anlamaz, doğal olanı suni olanla açıklamamı istersiniz, açıklayayım, hard diske kayıt olmuyor yani, önbellekte kalıyor. Mutlu musunuz? Ben değilim. Mutlu olamayan bir insan olarak gidiyorum evime bu yüzden. Gidiyorum ile dönüyorum aynı cümlenin yüklemi olabiliyorsa bir bütün içinde, o bütün hiç bir anlam taşımıyordur. Bunu da bilerek dönüyorum-gidiyorum evime. Akşam yemeğini yiyoruz yine, hep yaptığımız gibi. Sonra sofra toplanıyor, sonra çay demleniyor, sonra demlenen çay benim oturduğum koltuğun yanındaki sehpanın üzerine konuluyor bir ince belli bardak içinde. Elimi uzatıp bardağa dokunuyorum, dün de karımın yüzüne dokunmuştum, hatırlıyor musunuz, ön bellekte kayıtlı mı o görüntü, tabii o sırada tvye bakmaya devam ediyoruz, bardak sıcak olduğu için elim yanıyor, parmak uçlarım, hemen çekiyorum elimi ama vazgeçecek değilim, refleksti o, elime üflüyorum, daha dikkatli götürüyorum bardağa, gözlerim tvde yine, tutup kaldırıyorum bardağı, dudaklarıma götürüyorum, minicik bir yudum, yudum bile denemez çay o kadar sıcak ki, karım yüzüme bakıyor o sırada, ben de onun yüzüne bakıyorum o sırada, o sırada televizyonda dizi yok, yarışma var, adam önündeki kutuyu açacak, adamın önündeki kutuyu açmasını bekleyen başka bir adam yarışmacıya bakıyor, benim karıma, karımın bana baktığı gibi,
“korkuyor musun,” diyor ona, “korkuyor musun,” diyor.

Ben; karımı öldürüyorum o gece.

Karım; ölüyor o gece.

Bebeğim; karımın ölmesiyle yaşama şansını yitiriyor o gece.

Siz; ertesi gün akşam yemeği sofranızda çorbanızı kaşıklarken izlediğiniz ana haber bülteninde öğreniyorsunuz benim karımı öldürdüğümü.
Çorba kaşığınızı masaya bırakıp çatalı aldığınız an, karımı taşıdıkları sedyeden sarkan kolunu görüyorsunuz, bembeyaz; çatalla bir domates dilimi alıp ağzınıza götürdüğünüzde ekranda benim suratım var, hissiz, duygusuz, yorgun yüzüm, ellerim arkadan kelepçeli, polis başımı bastırıp beni arabaya tıkarken bir muhabirin sesi duyuluyor; siz o sırada domatesi çoktan mideye indirdiniz, çorba kaşığına uzanıyor eliniz; “nasıl kıydınız?” “sizi aldatıyor muydu?” O sırada bir dış ses -üstelik- karımın hamile olduğunu söylerken, bir de alt yazı geçiyor, 'kadın hamileydi,' çorba kaşığınızı bırakıp bardağa uzanıyorsunuz, bardağı sağ elinizle kavrıyor ve ağzınıza doğru götürüyorsunuz ve içiniz rahat, zira biliyorsunuz ki biraz sonra haberler sona erecek ve bu akşamın dizisi başlayacak. Biliyorsunuz ki haberlerde yaşandığı söylenen dünya sizin çok uzağınızda.



Güray Süngü
HECE ÖYKÜ 2009