Cumartesi

umudumsunuz

umudumsunuz

Trenin gelmesini beklemeyecekti bu akşam. Yorgundu ve başı ağrıyordu. Hemen yatıp uyumak, uyuyabilmek hiçbir şey düşünmeden, olsa bu… Karnı açtı, bu şekilde yatılmaz. Pencereden baktı son kez. İstasyon karanlık. Hiç kimse yok. İçindeki yalnızlık hissi derinleşti. Döndü, yatağına bıraktı kendisini. Yakında her şey bitecek. Kurtulacağım. Kurtulacağız. Kim? Neyden kurtulmak? Uzun bir işkencenin sonunda dalabildi uykuya.
Tren geldi. İstasyonda inen olmadı. Zaten trenin geldiğini de gittiğini de duymadı. Yattığı yerde hafifçe kıpırdandı sadece. Yüzünde derin bir uykunun ve huzursuzluğun izleri. Tren gittikten sonrada istasyona, kaldığı üç katlı istasyon binasının üst katındaki dar odasına çöken sessizlik. Uyuyor olmasına rağmen gece uzun sürdü. Sabaha karşı uyandı. Karanlık tavana baktı önce. Hafifçe başını çevirdi, odanın içinde göz gezdirdi. Dışarıdaki lambadan gelen ışıkla alacakaranlıktı oda, seçebildiği kadarıyla bakındı odasına. Eşyalar… Havanın aydınlanmasına ne kadar var? Karanlık ürkütüyor. İnsana sahipsizliğini hatırlatıyor. Yalnızlığı… Yumdu gözlerini. Uyku; geniş ve derin ve sıcak sığınak.
Öğlene kadar uyanmadı bir daha. Sabahın ilk saatlerinde yağmur yağmış, her yer ıslak. Şimdi güneş tepede. Isıtıyor. Yeterli değil.
İstasyon binasından çıktı, peronda yürüdü. O kadar küçük ki… Burası mı, istasyon mu, kasaba mı? Kasaba istasyonun gerisinde, yürüyerek on dakika. Toprak bir yol var, dar değil, geniş de değil, şimdi çamurdur, ama kuruyordur. Belki kurumuştur bile. Kasaba ufak, istasyon ufak. Mavi tren gelir, kara tren gelir, yük trenleri, uzun, gelir geçerler. Yarım saat duran olur. Bir tek tuvalet var, pis; büfe, yol, gazeteci yok, lokanta yok, çay ocağı var bir tane. Çay ocağında bir kişi var, tuvalete de o bakar. Aslında bakmaz, haftada bir kere temizler gibi yapar belki. Çayı bayat. Günde bir kere tren gelir, en fazla iki kere. Gecede bir kere. Kim içecek. Sadece ben. Birkaç da kasabalı. Giderken, gelirken, beklerken.
Kasabaya doğru yürüdü toprak yol boyunca. Günlerden Perşembe, öğlen olmuş, kasaba canlı sayılır. Bakkala girdi, ekmek ve helva aldı. Bir paket sigara aldı. Dönsem mi? İçi karardı, dönmek istemiyordu. Kahveye gidip, tenha bir köşeye çekilip… Söylentiler var. Yabancıya tahammül edemez küçük yer insanı, hemen fikir yürütür kendince. Bizim hikayemiz de çok. Kaçak bile diyorlarmış ama ihbar eden de yok. Korkak da olurlar, sadece konuşmayı, dır dır etmeyi bilirler. Adam vurmuşum, on yedi yıl yemişim. Ayrıntıları da olur. Haksız bir dava değilmiş, zalim zulmune isyan etmişim, aslında kaçmasaymışım üç beş sene yatar çıkarmışım. Benim gibilere acımasız davranılmazmış. Ama tutuklu kalmayı yedirememişim kendime, kaçmışım. Başka… Siyasi suçluymuşum. Evimde kitaplar, pankartlar toplanmış, bir çok eylem yazısına el koymuşlar, götürün buradan. Götürmüşler beni, beş yıl vermişler. Yatmış, çıkmışım. Çok şeyi değiştirmişler, bir daha düzen tutturamamışım. Tutmazmış zaten, mahpusluk eskitirmiş adamı. Kaçmış sığınmışım buraya. Başka… İnzivaya çekilmiş diyenler de olur. Herkesin dili kendi ağzında döner. Peki bana ne söylüyorlar? Hiçbir şey. Bakkala gir, selam ver. Selamı al, dudak ucundan. İçten davranılırsa, samimi olunursa, muhabbet uzar. Ürkekler, korkaklar, çekiniyorlar. Çık, git. Yolda kimseye selam verme. Benim zaten işim olmaz. Onların da olmuyor. Altı haftadır. Yabancıyım ben.
Kahveye girdi, ön masalardan birine oturdu. Arka masalar dolu, yaşlılar, işsizler, arkaya kaçışmışlar. Küçücük kasabadaki en büyük yer, kahvehane. Ekmeğin sarılı olduğu sarı saman kâğıdı açtı. Bir çay alabilir miyim, demli olsun. Söylemedi. Söylemezdi hiç, konuşmazdı gerekemedikçe. Durgun yüzü, gözleri baktı, elini kaldırıp bir işaret yaptı. Sonra çay karıştırır gibi salladı elini, döndü. Çaycı getirdi demli bir çay, bıraktı önüne. Sizinle mi uğraşacağım. İşim var. Bekliyorum. Uzak durun. Zaten uzak duruyorlardı. Ekmeğini bitirdi, önündeki kırıntıları süpürdü eliyle. Sigara yaktı. Bir çay daha işaret etti. Akşam olsa artık.
Ne zaman geldiniz? Ne kadar kalacaksınız? Gezmeye mi geldiniz? Akrabalara, ahbablara… Neden onlarda kalmıyorsunuz? Hayır, bu kasabada otel yok. Küçük bir yer burası, geleni gideni pek olmaz. Nereden geldim demiştiniz? Çok mu meraklıyım? Nerede kalacaksınız? Kalacak yer yok, gidin. Biz yabancıları sevmeyiz, lütfen gidin. Başınız mı belada yoksa? Hiç tanıdığınız olmadığı halde buraya neden geldiniz o halde? Hayır elimdeki silah değil, bıçak. Korkuyor musunuz benden? Ben de sizden korkuyorum, çünkü siz de bana yabancısınız.
Tedirgindi. Geldiği günden bu yana. Rüya görüyordu. Korku duyuyordu içinde. Her an birileri kapısına dayanıp hesap soracakmış gibi. Oysa geldiği günden beri hiç kimseyle konuşmamıştı nerdeyse. Sadece ilk gün…
Trenden indim. Burası olmalı. Başka bir yer olamaz, tarife uyuyor. Küçük, sessiz bir istasyon. Farkında mıyım, bir tabela arıyorum, bu istasyonun adı, kasabanın adı… Yok, varsa da silinmiştir, gözüme çarpmıyordur. Her şey, her yer eski. Sanki bin yıldır kimse uğramamış buraya. Kasabayı sordum. Yaşlı bir adam duruyordu uzakta, ona doğru yürüdüm, başımla selamladım, sırıtarak yüzüme baktı, kasabaya yol nereden, dedim. Etrafıma bakmış, istasyonun dışına, sağına soluna bakmış, görememiştim. Elini kaldırdı, karanlığı gösterdi. Orada yol olmalı. Kasaba görünmüyordu. Hiç mi ışık olmaz, yok demek, görünmüyordu. Başımla selamladım yine. Yürüdüm karanlığın içine. Arkamdan seslendi.
“Yabancı mısın?”
Yabancı mıyım? Oldukça. Tarif edemeyeceğim kadar. Ama söylesem ne anlayacak. Döndüm, baktım sadece.
“Belli,” dedi. “Kasabada otel yok. Kime geldin?”
Kendime bile gelemedim ben, kime geleceğim.
“Konaklamam lazım,” dedim.
“Paran var mı?” Başımı salladım. Elini cebine soktu, bir anahtar çıkardı. Uzattı.
“Benim odamda kal. Pek bir şey yok, idare et. Zaten ne lazım?” Eliyle işaret ediyordu aynı esnada. Baktım üç katlı, izbe, beton istasyon binası. Üst katı gösteriyor eli. Aldım anahtarı, döndüm, yürüyecektim.
“Peşin,” dedi. Döndüm tekrar, para çıkardım. Uzattım. Yüzüne bakmadan döndüm, yürüdüm binaya.
Oda, bir insanın yaşayabileceği gibi değildi, ama beklemek için yeterliydi. Bir gece, bir gündüz, yarın akşama kadar.

Parayı masaya bırakıp çıktı kahveden. Tekrar bakkala uğrasa, akşam için bir şeyler alsa. Odaya dönse. Vakit geçmiyordu. Zaman ağırdı, akşam olmuyordu bir türlü. Uyuyarak kurtuluyordu insan.
Bakkala gitmeyi canı istemedi. Akşama doğru gelir miyim tekrar. Gelmem, odaya girersem bir daha çıkamam. Gece aç kalırım. Daha önce kalmadım mı? Gitmedi bakkala yine de. İstasyona döndü. Yaşlı adam yine aynı yerde tahta iskemlede oturmuş, sigara içiyor ve uyukluyordu.
Neden yaşıyorsun?
Birini mi bekliyorsun?
Bir şey mi bekliyorsun?
Değilse seni burada tutan ne?
Ya da bir başka yerde olsaydın eğer, orada tutan.
Neden yaşıyorsun?
Yaşlı adam kıpırdandı oturduğu yerde. Çevir başını, bakma. Neden acıyor musun ona? Olabilir. Belki. O bir zavallı. Ölmeli. Ölürse kurtulur ancak. Değil mi?
Neden yaşıyorsun?
Odaya çıktı. Beni duyuyor musun, o insanlardan uzak durman gerek. Çürütürler yavaş yavaş, farkına bile varamazsın tükendiğinin. Sonra bir bakarsın ki, yoksun. Bitmişsin. Ayakkabılarını çıkarıp yatağa uzandı sırt üstü. Akşam olsa artık. Neden zaman bu kadar yavaş geçiyor. Geçmesini istediğimizden, hep aklımız onda olduğu için mi?
İnancı yoktu. Tükeniyordu artık. Bu akşam da gelmeyecek.
Tren geldi. Yattığı yerde kıpırdandı. Sesler yükseliyordu istasyonda. Çok mu inen oldu? Gözlerini açtı. Sesleri fark etti, hızla kalktı, penceren aşağıya baktı. Tren hareket etmek üzereydi, iyice dikkat kesildi. Dolaşan, yürüyen birkaç kişi vardı sadece. Gürültü trenin içinde, istasyon yine boş. O birkaç kişiyi taradı gözleriyle. Nafile, yok… Gelmedi. Tren yavaşça hareket ederken izledi. Karanlığın içinde kaybolana dek izledi. Sonra oturdu yatağına. Nasıl uyumuşum. Esnedi, gözlerini ovuşturdu. Karnı açtı. Uzandı yatağa. Neden kendini çaresiz, yalnız, güçsüz hissediyorsun? Alıştım artık. Gelmedi, gelmiyor. Bir yerlerde bir yanlışlık olmalı. Değil mi? Saçmaydı, her şey saçmaydı, anlamsızdı. Gözlerini kapadı. Karnım aç, yorgunum. Uyumaya çalıştı. Uyursan her şey bitecek. Uyanıncaya, her şey yeniden başlayıncaya kadar da olsa…
Uyuyamadı. Uzun bir süre kıpırdamadan yattı ama uyuyamayacağını anlayınca doğruldu. Pencereden dışarıya baktı. Yaşlı adamın ışığı yanıyordu.
Camı tıklattı. Adam odanın içinde görünmüyordu, belki arka taraftaydı. Arka taraf diye bir yer var mı burada. Yaşlı adamın ışığını yanık görünce aşağıya inmişti. Küçücük bir odaydı tek katlı, binanın ön tarafında kendi kaldığı üç katlı binadan ayrı. Çay ocağına benzer bir yerdi ama ne çay ocağı gibiydi ne başka bir şey. İnsanın kalbine huzursuzluk veren bir yoksulluğa sahip, küçük, dar, pis bir oda. Camı tekrar tıkladı. Yaşlı adam ortada yoktu. Pencerenin hemen yanındaki kapıya baktı. Kapının koluna baktı. Düşünmeden uzandı, açtı kapıyı. İçeriye girdi.
Neredesin?
Ne yapıyorsun?
Nasıl yaşıyorsun burada.
Neden yaşıyorsun?
İçeriye göz gezdirdi. Ahşap bir masa vardı pencerenin önünde. Üzerine gazete serilmişti, kirli birkaç çay bardağı, ekmek kırıntıları, kirli bir peynir jelatini. Naylon denmez mi buna? Naylon. Ne kadar önemli? Hiç. Duvar tarafında bir divan vardı. Buna da somya denir, değil mi? Üzerinde örtü yoktu, kirliydi. Çay ocağı sağda, diğer duvar tarafında, beton tezgahın üzerinde. Tezgahın üzerinde bir iki küçük böcek ve sinekler. Kapı açıldı birden, döndü arkasını. Yaşlı adam içeriye girdi. Göz göze geldiler.
“Benim karnım aç,” dedi yaşlı adama. Yaşlı adam başını salladı. “Otur.”
Yalnızlık insanı yumuşatıyor mu, sertleştiriyor mu, bilmediğini düşündü. Yaşlı adam tezgaha doğru yürüdü, duvara asılı tel dolabı açtı, karıştırdı biraz, sonra döndü.
“Otursana…”
Elinde ne var? Ben yer miyim bakalım? Çok pissin. Hiç aynaya bakıyor musun? Oturdu. Yaşlı adam elindekileri masaya koydu. Kuru ekmek, otlu peynir, iki üç sivri biber. Döndü, ocağa yaklaştı. Çay var mı? Ocağın altını yaktı.
“Eskiden daha çok gelen giden vardı. Çay da içerlerdi. Şimdi herkesin acelesi var. Gelen giden de azaldı. Yakında artık hiç kimse gelmeyecek buraya. Gelmez olacak.”
İçi titredi. Bir korku, umutsuzlukla yalayıp geçti tüm bedenini. Soğuk bir histi. Üşümeye benziyordu.
“Ne duruyorsun o zaman burada?”
Masadaki bardakları topladı yaşlı adam, tezgaha götürdü. Musluğun altına tuttu, üstünkörü yıkadı.
“Birini bekliyorum.”
Soruyu kim sordu, cevabı kim verdi? Yaşlı adam bardakları masaya geri getirdi. Çay ne zaman olur, hemen olur mu? Burası çok soğuk, insanı ürpertiyor. Üzerine ne örtüyorsun geceleri. Rahat uyuyabiliyor musun? Bir şeyler söyleme, bir şeyler sorma ihtiyacı hissetti. Ama önemsemedi. Aradığım bir cevap değil. Cevap değilse ne? Bir şey aramıyoruz, bekliyoruz, tren gitti. Bu gece başka tren var mı?
“Bu gece başka tren var mı?” diye sordu. Az önce aklından geçiyordu, bir şey soracaktı. Ne olduğunu bilmiyordu ama soracaktı, sonra birden vazgeçti. Vazgeçmek denmez, önemsemedi sonra isteğini. Peki soracağı soru bu muydu?
“Yok. Gelmez. Gecede bir, fazla bile. Bazen aylarca bir tren bile geçmez. Kasabadan da uğrayan olmaz o zaman. Çürür burası.”
“Ama sen buradasın hep.”
Başını salladı yaşlı adam. Yüzümüze bakmıyor, başını kaldırıp da yüzümüze bakmıyor. Ama daha önce iki kere göz göze geldik. Buraya ilk geldiğim gün, bir de biraz önce. Yüzünde bir şey var. Gözlerinin içinde… ürkütüyor. Ölümü hatırlatıyor. Yalnızlığı.
“ Ölü gibisin sen, ölümü düşündürüyorsun,” dedi.
Yaşlı adam tepki vermedi. Duruyordu. Döndü, ocaktan çaydanlığı aldı, geldi. Oturmadı. Duruyor. Başını salladı yine, sonra çay doldurdu bardaklara. Yanlışlık var. Kim düzeltecek. Bardakları aldı masadan, ocaktan su koydu. Döndü oturdu. Hareketleri seriydi ama yavaştı. Yaşlılıktan mı? Bilmiyorum. Beki. Kaç yaşındasın?
“Küçük bir pencerem vardı. Ağaç yaprakları görünürdü. Hep odanın içinde belli bir yere oturur ve pencereye bakardım. Ağaç yaprakları görünürdü. Bana huzur verirdi.” dedi, yaşlı adam.
Kuru ekmekten bir parça koparttı. Bayat, kuru, ama açım. Böyle şeylere dikkat etmem, edenleri de sevmem. Otlu peynir, kokmuş sanki. Hızla yedi. Çay güzeldi, demliydi.
“Sonra?” dedi, başını kaldırıp, yaşlı adama.
Çayından büyük bir yudum aldı yaşlı adam. Nereye bakıyor? Pencereden mi bakıyor? Dışarıya. Dışarısı karanlık, lamba var, çok aydınlatmıyor. Kasaba yakın sayılır. Ama kimse gelmez, hele ki geceleri. Korkarlar mı? Kimden? İstasyondan. Tren geçmezse uğramazlarmış. Çürürmüş burası. Dışarıya bakıyor, karanlık istasyona.
“Buraya geldim.”
Sonra buraya gelmiş. Neyi geride bırakıp? Kaçıyor muymuş? Kasabada söylentiler dolaşıyor. Benim hakkımda. Neler söylüyorlar benim bilmediğim kim bilir. Duyduklarım bile yeter. Kaçtın mı?
“Neden?” dedi, dikkatle. Yaşlı adam çayından bir yudum daha aldı.
“Beklemek için. Gelecek. Beklemek için.”
“Ne zamandır bekliyorsun?”
Pencereden dışarıya bakıyordu hala. Sabit bir noktaya sanki. Bardağı boşaldı. Kalkıp ocağa gidip…
“Bilmem, ne önemi var ki zamanın. Süreyle mi beklenir? Ya beklersin, ya beklemezsin.”
Çayını doldurmaya kalkmayacak, ben kalksam. Benim de çayım bitti.
“Şu ağaç var ya…” dedi yaşlı adam. Yaşlı adamın baktığı yere baktı. Seçemedi.
“Onu ben diktim. Belime geliyordu. Fidandı daha. Zaman mı soruyorsun? O işte...” Kalktı oturduğu yerden. Pencereye mi, ocağa mı?
Ocağa gitti boş bardakları alıp. Yaşlı adam pencereden dışarıya bakıyordu hala. Çayları doldurdu, geri geldi, oturdu.
Başka bir şey konuşmadılar.
Odasına dönünce bir sigara yaktı. Pencerenin önüne oturdu. Ağacı görüyordu. Yaşlı adamın odasından çıkınca da görmüştü. Çınardı, kocamandı. Korkmuştu. Sigarası bitince hemen yattı.
Gece boyunca uyuyamadı. Sabaha karşı yorgunluktan ve bitkinlikten kapandı gözleri.
Böyle adamlardan uzak dur, insanı çürütürler, bir bakarsın ki yoksun.
Tren geliyordu, sessizdi, perona giriyordu, yattığı yerden doğruluyordu, pencereye doğru bakıyordu, ağacı görüyordu, yıkılıyordu ağaç, kurumuş, çürümüş, koşuyor pencereye bakıyor, tren yok. Ağaç sesiz, devriliyor rayların üzerine.

Uyandı. Öğlen güneşi vuruyordu pencereden. Yorgundu. Aklına hemen yaşlı adam geldi. Gereksiz buldu, biraz daha uyumak istedi. Bu istekle karardı içi, kalktı, yüzünü yıkadı. Sol üst köşeden ortaya kadar kırık ve neredeyse tamamı karamış aynada yüzüne baktı. Günaydın, tanışıyor muyuz? Bu yüz tanıdık mı geliyor bana, yabancı mı? Hangisi daha vahim? Yüz çevirdi. Kendi yüzünden yüz çevirdi, pencereye yürüdü, aşağıya baktı. İstasyon yalnız başına beklemeye devam ediyor. Yorulduğun oldu mu hiç, ya da umutsuzluğa kapıldığın? Ağaca baktı sonra. Benim penceremden ağaç dalları görünmüyordu. Bir önemi de yoktu. Çık dolaş, karnını doyur, bir köşe bul kendine çök, düşün, çoğalt kendini, sonra da tüket. Yaşlanıyorum. Güçsüzlüğüm… o yüzden… direncim yok… korkutuyor.
İstasyona indi. Yaşlı adamı görmedi. Görmek de istemedi, kasaba yoluna girdi. Ne ürkütüyor bizi, ne var o adamda? Ürkütüyor mu? Bundan emin miyiz? Aklı karışıktı, ne düşündüğünü bilemediğini düşündü. Kasaba cansızdı. Günü hatırlayamadı. Perşembe, Cumartesi. İkisinden biri olmalıydı. Emin değildi. Ürküyor da olabilirsin, ürkmüyor da olabilirsin. Rahatsız olmak… belki adı buydu. Üzerine git.
Bakkaldan ekmek, peynir, salam, çay, şeker aldı. Alacak başka bir şey bulamadı. Yoksulluk ruhuna işliyor adamın, aklı lükse çalışmaz oluyor bir yerden sonra. Oysa parası vardı, ama imkânları kısıtlıydı. Yürüdü kasabanın dışına, istasyona doğru.
Yaşlı adam sandalyesini kapının önüne çekmiş, güneşleniyordu. Gözlerini kapamıştı. Ölü gibi, hareketsiz. Yaklaştı yanına.
“Bir şeyler aldım. Yemek için…”
Gözlerini açtı yaşlı adam. Kırpıştırarak baktı.
“Ye o zaman,”
Gereksiz sözcüklere yer olmadığını düşündü. Her şeyin tükendiğinin göstergesiydi sanki. Her şey net. Çünkü beklenti yok, beklenen var. Gelecek. İnancı arttı bir anda.
“Birlikte yiyelim,” dedi. Başını salladı yaşlı adam. Başka bir tepki vermiyor, sadece başını sallıyor. Benim de kelimelerim eksiliyor günden güne. Belki bir gün ağzımı açmaz olacağım. Onay da vermeyeceğim. Altı hafta oldu. Ama zamanın önemi yok demişti ya. Gelecek. Ben beklediğim için gelecek. Başka bir ihtimal yok.
Masayı dışarıya, güneşe çıkardı. Birden yağmur başlarsa, bahara güven olmaz. Islanırız, fena değil ki. Tren gelirse. Gelir mi?
“Seni yerinden ettim.” dedi yaşlı adama. Masanın orta yerine gazete sermiş, aldıklarını da gazetenin üzerine koymuştu. Çay demleniyor.
“Ben de başkasını etmiştim. Böyle sürer gider,” dedi yaşlı adam. Anlam veremedi ama üzerinde de durmadı. Çayla ilgilensek. Yaşlı adam konuşmak için hazırlanıyor gibiydi. Hem yaşlı hem yalnız, konuşmak istemesini tabi karşılamalıyım. Ya da tersi. Altı hafta tek kelime konuşmadık.
“Beklerken dışarıya atıyor insan kendisini. Başka bir işle meşgul olamıyor. Gelen giden azdır buraya, ama biriktirirsen çok. Hepsi de başka başkadır. Neler gördüğüne şaşırıyor insan. Ne insanlar, ne hikayeler. Küçük hissediyor kendisini, önemsiz hissediyor. Ama bekliyorsa dışarıya atıyor ya, değeri kalmıyor hiçbir şeyin. Her şey zayıf bir rüzgar sadece. Önemsiz, esiyor, gidiyor. Geleceği an, geldiği an, trenden indiği, istasyona ayak bastığı an başlayacak. O ana gelinceye kadar dışarıdasın. Garip, herkesin harcı değil. Sen becerebilecek misin?
Garipsedi. Yahut şaşırdı. İlkin söyleyecek söz bulamadı.
“Benim beklediğimi nereden biliyorsun?”
“Söylememiş miydin?”
Söylemiş miydim? Hatırlamıyordu. Belki geldiği gün, o ilk gün. Ağzımdan kaçmıştır. Kaçmak denmez, gizliyor muyuz ki kaçmak densin. Söylemişimdir.
“Hatırlamıyorum.”
“Ben de hatırlamıyorum.” dedi yaşlı adam.
“Sen de hatırlamıyorsan nereden bildin beklediğimi?
“Çünkü bekliyorsun.”
Anladı. Anladım. Nereden biliyorsun yürüdüğümü? Çünkü yürüyorsun. Çok açık. O da yürüyorsa bilir, anlar. Bu yüzden mi ürkütüyordu bizi, insan kendisini bilen insanlardan ürker. Öylemidir gerçekten? Bu güven vermez mi?
“Bekliyorum.” dedi, başını sallayarak. Çünkü bekliyorum, ama bekliyorum. Sonuç aynı, bekliyorum.
“Gelir mi?” diye ekledi birden.
“Bu sorunun cevabını verememiş olsaydın bekliyor olur muydun sence?
Bilmiyordu, bu yüzden cevap veremedi yaşlı adama. Yaşlı adam zaten cevap beklemiyordu.
Çay demini almış. Beklenen olmuş. Tebessüm etti gizliden. Uzun sürdü kahvaltısı. Yaşlı adam az yedi. Konuşmadılar. Hafif rüzgâr yaşlı çınarın dallarında, yapraklarında dağılıyordu. Dağılırken rüzgar, çıkan ses hüzünlüydü.
“Dışarıya atmak kendini, iyi midir?” diye sordu, kalkmaya hazırlanırken. Cevabı ne kadar önemsediğini bilmiyordu. Kendisini dışarıya atıp atmadığını da. Yaşlı adamın sözlerini doğru bulup bulmadığını da bilmiyordu. Neden sordum o halde? Bir şeyler söylemeliydim, bir şeyler eksikti sanki.
“Bilmem ki…” dedi yaşlı adam. Çirkin yüzü sevimli bir hal almıştı bunu derken.
“Burası güzel ama dışarısı olduğu için mi? Belki o yüzden. Bilmem ki...” diye ekledi. Yaşlı adamın burası dediği yerin istasyon olmadığını, yaşlı adamın bulunduğu yer olduğunu anladı. Yaşlı adamın kendini attığı, hayatın dışı. O halde artık kendi hayatı.
“Anladım,” dedi bu sebepten. “Bugün tren gelir mi?” Gülümsedi yaşlı adam. Gülümserken dişleri göründü. Dökülmüş, sararmış.
“Gelir,” dedi.
Yukarıya çıkalım. Aklım karışık. Yorgunum. Hiçbir iş yapmadan nasıl yoruluyorsun bu kadar? Hiçbir iş yapmadan mı? Bekliyorum ben. Beklemek yormaz mı insanı? Yaşlı adamı ne yapacağız. Kendi haline bırakacağız onu. Bir daha yanına gitmeyeceğiz. Neden? Kötü bir şey var onda. İnsanı çürüten bir yan var. Yaşlandırıyor, yoruyor, eskitiyor insanı. Merak ettik biz, o yüzden yanına gittik bugün. Yoksa… Uzak dur. Ama çıkamamışız. Kendi hayatım. Kaygı içindeyim, tereddüt, acı içindeyim, sabırsızım, saatleri sayıyorum, bu nasıl beklemek. Yaşlı adam başka bir şeylerden bahsediyor. Yıllarca beklemiş. Belki kırk yıl. Dönüp ağaca baktı. Her şeyi duyup alıyoruz, tepki vermiyoruz. Sanki her şey olası. Belki elli yıl… İçine karanlık çöktü. Depderin bir kuyu açıldı, delirecek gibi oldu, dizleri titredi, çöktüğü olduğu yere. Yapamam. Dayanamam. Çık buradan. Bir şeyler yap. Uzak dur. Bulaşırsa, ya bulaşırsa bize de. Ama bekleyeceğiz zaten. Başka ne yapabiliriz. Ama gelmemiş, gelmeyecek. O halde... Durakaldı. Şaşkın, korku içinde.
“Gelmeyecek,” dedi.
Yaşlı adam önüne bakıyordu, hafif hafif sallanıyordu oturduğu yerde. Duymadın mı?
“Gelmeyecek,” diye yineledi, daha yüksek sesle daha sert. Yaşlı adam döndü kendisine.
“Efendim...”
“Gelmeyecek, yıllar olmuş, gelmemiş, gelir mi artık. Gelmeyecek. Gelmez. Boşa gitmiş ömrün.”
Yaşlı adam gözlerini iri iri açtı, korkudan, kaygıdan gerildi yüzü. Ayağa kalkmaya çalışırken sendeledi, ağzı açıktı, bir şeyler söyleyecek gibiydi ama sesi çıkmıyordu. Olduğu yere yığıldı kaldı.
Ayağa kalktı, üzerine doğru eğildi yaşlı adamın. Dokundu, yüzüne baktı, gözlerine baktı. Dönüp odasına çıktı. Ölmüş müdür? Anlayamadım. Kaskatı kesilmiş. Kalbini dinleseydik. Yaklaşma ona, dokunma yaşlandıran bir hali var. İndi aşağıya tekrar, yaşlı adam bıraktığı şekilde duruyordu. Kalbini dinledi. Atmıyor. Ölmüş. Dönüp ağaca baktı. Silik rüzgar dağılıyor ağacın dallarında.
Cenazeyle ilgilenen olmadı. Kasabanın bakkalı ile imamı sadece. Kaldırdılar cenazeyi. Kahveden bir iki kişi çağrıldı, tabut taşındı. Gömdüler. Cenazeye katılmadı. Odasında oturdu, pencereden ağaca baktı, ağacı seyretti, yaşlı adam gömülürken.
Zaman yavaşladı.
Zaman yavaşladı; sanki, üç gün üç yıl gibi geldi.
Gece yarısıydı. Odasında oturuyordu.
Ne yapıyorum? Sigara içiyorum.
Başka ne yapıyorum? Oturuyorum.
Başka ne yapıyorum? Duruyorum.
Başka ne yapıyorum? Bekliyorum demeye dili varmıyordu sanki. Ama bekliyordu. Ama bekliyorum. Gelecek mi? Karanlığım çoğalıyor. Bekliyorum. Bir ses duydu. Gece treni perona yaklaştı, belki durmayacak bile. Kendisini yatağa bıraktı. Tren durdu. Birkaç insan sesi, biraz gürültü. Sonra gitti tren, gitti insanlar. İstasyona sessizlik çöktü yine. Sadece ağacın dallarında dağılan rüzgarın sesi. Bir de ayak sesi. İrkildi. İstasyonda birisi dolaşıyor.
Doğruldu yatağından, pencereye yanaştı. İstasyonun ortasında elinde çantayla dikilen bir adam gördü. Hareketsiz, sadece ayakta duruyor, başı dik, binaya doğru bakıyor. İçimdeki korku… bunun sebebi ne? Aşağıya indi, acele etmemeye çabalıyordu. Adam hala aynı yerdeydi, öylece dikiliyordu. Kendisine yaklaşan adamı görünce o da yürüdü ve başıyla selamladı.
“Kasabaya yol nereden?” diye sordu. Etrafına bakmış, istasyonun dışına, sağına soluna bakmış, görememişti. Elimi kaldırıp karanlığı gösterdim. Orada bir yol var. Kasaba görünmüyor. Hiç ışık olmaz. Başıyla selamladı yine, karanlığın içine doğru yürümeye başladı. Arkasından seslendim.
“Yabancı mısın?”
Duraksadı. Döndü, bakıyor. Neden cevap vermiyor?
“Belli,” dedim. “Kasabada otel yok, kime geldin?”
“Konaklamam lazım,” dedi.
“Paran var mı?” dedim. Neden sordum? Gereksizdi. Paraya ihtiyacım yok. Hele ki beklerken hiç yok. Param var. Başını salladı. Elimi cebime sokup anahtarı çıkardım. Uzattım.
“Benim odamda kal. Pek bir şey yok, idare et. Zaten bir şey lazım olmaz burada.” Elimle işaret ettim, kaldığım üç katlı izbe istasyon binasının üst katındaki odayı. Aldı anahtarı, döndü, gidecekti ki;
“Peşin,” dedim. Saçma. Bunu ben mi söyledim. Saçma. Döndü tekrar, yaklaştı, para çıkardı. Uzattı. Aldım. Yine döndü, yürüdü, binaya girdi. İstasyonun ortasında, karanlığın içinde kaldım tek başıma.
Döndü, yaşlı adamın küçük odasına baktı. Çay ocağı kılıklı oda. Orada kalırım. Döndü, üst kattaki odaya baktı. Yabancı içeriye girmiş, etrafına bakıyordur. Hemen yatacaktır. Döndü, tekrar yaşlı adamın izbe odasına baktı. Yürümeliyiz, içeriye girmeliyiz. İçinde korku vardı. Birkaç adım attı. Duraksadı. Tekrar döndü, yukarıya, yabancının odasına baktı.
Pencereden ışık geliyor. Yabancı içeride. Döndü kendisine baktı. Ne düşünüyorsun? Sana, yaklaşma o adamda insanı çürüten bir şeyler var demiştim. Ne düşünüyorsun? Korkuyla kaldı, kalakaldı istasyonun ortasında, karanlığın içinde. Çınar ağacının dallarında ufalanıyordu rüzgâr. Duyulan tek ses buydu. Yılların ağacı, ulu çınarı… Başka bir ses daha duyuldu, gecenin ilerleyen saatlerinde. Bir şey devrildi sanki.
Uyandım. Bir ses uyandırdı beni. Bir şeyin devrilme sesiydi sanki. Pencereye yaklaştım. İstasyon boştu, karanlıktı ve ıssızdı. Yalnız şu diğer binadan, kaldığım binanın ötesindeki tek katlı binadan ışık geliyordu. Ön tarafında bir oda olmalı, oradan. Bir süre bekledim. Başka bir ses gelmedi. Yattım. Dinlenmem gerek, yorgunum. Uzun bir yolum var.
Sabah erken kalkmayı planlıyordum ama uyuyakalmışım. Öğlene doğru aşağıdan gelen seslere uyandım. Pencereye yanaşıp aşağıya baktım. Kalabalıktı ortalık, yandaki tek katlı binanın önünde birikmişti insanlar. Yüzümü yıkadım, üzerimi değiştirdim, indim aşağıya. Dün akşam o garip adam nereyi göstermişti kasaba diye? Baktım gösterdiği tarafa doğru. Yolu gördüm. Bu arada kalabalığın içine girmiştim. Merak ettim. Neler oluyor burada.
“Ne oldu, niye toplandı insanlar?” dedim adamın birisine.
“İstasyon bekçisi, kendisini asmış gece” dedi, adam. “Gencecik adam…” Makinemi çıkarıp odaya doğru yürüdüm. Yere indirmişler. Üzerine örtecek bir şey bulamamışlar, sedirin kaplamasını yırtmışlar. Ama yüzünün yarısı açıkta kalmış. Gözleri korku dolu. Büyük, engellenemez bir korku.
Tepeden tırnağa ürperdim. Hızla uzaklaşmam gerektiğini hissettim. Yürüdüm kasabaya doğru.


GÜRAY SÜNGÜ
hece öykü 2008

Hiç yorum yok: