Cumartesi

umudumsunuz

umudumsunuz

Trenin gelmesini beklemeyecekti bu akşam. Yorgundu ve başı ağrıyordu. Hemen yatıp uyumak, uyuyabilmek hiçbir şey düşünmeden, olsa bu… Karnı açtı, bu şekilde yatılmaz. Pencereden baktı son kez. İstasyon karanlık. Hiç kimse yok. İçindeki yalnızlık hissi derinleşti. Döndü, yatağına bıraktı kendisini. Yakında her şey bitecek. Kurtulacağım. Kurtulacağız. Kim? Neyden kurtulmak? Uzun bir işkencenin sonunda dalabildi uykuya.
Tren geldi. İstasyonda inen olmadı. Zaten trenin geldiğini de gittiğini de duymadı. Yattığı yerde hafifçe kıpırdandı sadece. Yüzünde derin bir uykunun ve huzursuzluğun izleri. Tren gittikten sonrada istasyona, kaldığı üç katlı istasyon binasının üst katındaki dar odasına çöken sessizlik. Uyuyor olmasına rağmen gece uzun sürdü. Sabaha karşı uyandı. Karanlık tavana baktı önce. Hafifçe başını çevirdi, odanın içinde göz gezdirdi. Dışarıdaki lambadan gelen ışıkla alacakaranlıktı oda, seçebildiği kadarıyla bakındı odasına. Eşyalar… Havanın aydınlanmasına ne kadar var? Karanlık ürkütüyor. İnsana sahipsizliğini hatırlatıyor. Yalnızlığı… Yumdu gözlerini. Uyku; geniş ve derin ve sıcak sığınak.
Öğlene kadar uyanmadı bir daha. Sabahın ilk saatlerinde yağmur yağmış, her yer ıslak. Şimdi güneş tepede. Isıtıyor. Yeterli değil.
İstasyon binasından çıktı, peronda yürüdü. O kadar küçük ki… Burası mı, istasyon mu, kasaba mı? Kasaba istasyonun gerisinde, yürüyerek on dakika. Toprak bir yol var, dar değil, geniş de değil, şimdi çamurdur, ama kuruyordur. Belki kurumuştur bile. Kasaba ufak, istasyon ufak. Mavi tren gelir, kara tren gelir, yük trenleri, uzun, gelir geçerler. Yarım saat duran olur. Bir tek tuvalet var, pis; büfe, yol, gazeteci yok, lokanta yok, çay ocağı var bir tane. Çay ocağında bir kişi var, tuvalete de o bakar. Aslında bakmaz, haftada bir kere temizler gibi yapar belki. Çayı bayat. Günde bir kere tren gelir, en fazla iki kere. Gecede bir kere. Kim içecek. Sadece ben. Birkaç da kasabalı. Giderken, gelirken, beklerken.
Kasabaya doğru yürüdü toprak yol boyunca. Günlerden Perşembe, öğlen olmuş, kasaba canlı sayılır. Bakkala girdi, ekmek ve helva aldı. Bir paket sigara aldı. Dönsem mi? İçi karardı, dönmek istemiyordu. Kahveye gidip, tenha bir köşeye çekilip… Söylentiler var. Yabancıya tahammül edemez küçük yer insanı, hemen fikir yürütür kendince. Bizim hikayemiz de çok. Kaçak bile diyorlarmış ama ihbar eden de yok. Korkak da olurlar, sadece konuşmayı, dır dır etmeyi bilirler. Adam vurmuşum, on yedi yıl yemişim. Ayrıntıları da olur. Haksız bir dava değilmiş, zalim zulmune isyan etmişim, aslında kaçmasaymışım üç beş sene yatar çıkarmışım. Benim gibilere acımasız davranılmazmış. Ama tutuklu kalmayı yedirememişim kendime, kaçmışım. Başka… Siyasi suçluymuşum. Evimde kitaplar, pankartlar toplanmış, bir çok eylem yazısına el koymuşlar, götürün buradan. Götürmüşler beni, beş yıl vermişler. Yatmış, çıkmışım. Çok şeyi değiştirmişler, bir daha düzen tutturamamışım. Tutmazmış zaten, mahpusluk eskitirmiş adamı. Kaçmış sığınmışım buraya. Başka… İnzivaya çekilmiş diyenler de olur. Herkesin dili kendi ağzında döner. Peki bana ne söylüyorlar? Hiçbir şey. Bakkala gir, selam ver. Selamı al, dudak ucundan. İçten davranılırsa, samimi olunursa, muhabbet uzar. Ürkekler, korkaklar, çekiniyorlar. Çık, git. Yolda kimseye selam verme. Benim zaten işim olmaz. Onların da olmuyor. Altı haftadır. Yabancıyım ben.
Kahveye girdi, ön masalardan birine oturdu. Arka masalar dolu, yaşlılar, işsizler, arkaya kaçışmışlar. Küçücük kasabadaki en büyük yer, kahvehane. Ekmeğin sarılı olduğu sarı saman kâğıdı açtı. Bir çay alabilir miyim, demli olsun. Söylemedi. Söylemezdi hiç, konuşmazdı gerekemedikçe. Durgun yüzü, gözleri baktı, elini kaldırıp bir işaret yaptı. Sonra çay karıştırır gibi salladı elini, döndü. Çaycı getirdi demli bir çay, bıraktı önüne. Sizinle mi uğraşacağım. İşim var. Bekliyorum. Uzak durun. Zaten uzak duruyorlardı. Ekmeğini bitirdi, önündeki kırıntıları süpürdü eliyle. Sigara yaktı. Bir çay daha işaret etti. Akşam olsa artık.
Ne zaman geldiniz? Ne kadar kalacaksınız? Gezmeye mi geldiniz? Akrabalara, ahbablara… Neden onlarda kalmıyorsunuz? Hayır, bu kasabada otel yok. Küçük bir yer burası, geleni gideni pek olmaz. Nereden geldim demiştiniz? Çok mu meraklıyım? Nerede kalacaksınız? Kalacak yer yok, gidin. Biz yabancıları sevmeyiz, lütfen gidin. Başınız mı belada yoksa? Hiç tanıdığınız olmadığı halde buraya neden geldiniz o halde? Hayır elimdeki silah değil, bıçak. Korkuyor musunuz benden? Ben de sizden korkuyorum, çünkü siz de bana yabancısınız.
Tedirgindi. Geldiği günden bu yana. Rüya görüyordu. Korku duyuyordu içinde. Her an birileri kapısına dayanıp hesap soracakmış gibi. Oysa geldiği günden beri hiç kimseyle konuşmamıştı nerdeyse. Sadece ilk gün…
Trenden indim. Burası olmalı. Başka bir yer olamaz, tarife uyuyor. Küçük, sessiz bir istasyon. Farkında mıyım, bir tabela arıyorum, bu istasyonun adı, kasabanın adı… Yok, varsa da silinmiştir, gözüme çarpmıyordur. Her şey, her yer eski. Sanki bin yıldır kimse uğramamış buraya. Kasabayı sordum. Yaşlı bir adam duruyordu uzakta, ona doğru yürüdüm, başımla selamladım, sırıtarak yüzüme baktı, kasabaya yol nereden, dedim. Etrafıma bakmış, istasyonun dışına, sağına soluna bakmış, görememiştim. Elini kaldırdı, karanlığı gösterdi. Orada yol olmalı. Kasaba görünmüyordu. Hiç mi ışık olmaz, yok demek, görünmüyordu. Başımla selamladım yine. Yürüdüm karanlığın içine. Arkamdan seslendi.
“Yabancı mısın?”
Yabancı mıyım? Oldukça. Tarif edemeyeceğim kadar. Ama söylesem ne anlayacak. Döndüm, baktım sadece.
“Belli,” dedi. “Kasabada otel yok. Kime geldin?”
Kendime bile gelemedim ben, kime geleceğim.
“Konaklamam lazım,” dedim.
“Paran var mı?” Başımı salladım. Elini cebine soktu, bir anahtar çıkardı. Uzattı.
“Benim odamda kal. Pek bir şey yok, idare et. Zaten ne lazım?” Eliyle işaret ediyordu aynı esnada. Baktım üç katlı, izbe, beton istasyon binası. Üst katı gösteriyor eli. Aldım anahtarı, döndüm, yürüyecektim.
“Peşin,” dedi. Döndüm tekrar, para çıkardım. Uzattım. Yüzüne bakmadan döndüm, yürüdüm binaya.
Oda, bir insanın yaşayabileceği gibi değildi, ama beklemek için yeterliydi. Bir gece, bir gündüz, yarın akşama kadar.

Parayı masaya bırakıp çıktı kahveden. Tekrar bakkala uğrasa, akşam için bir şeyler alsa. Odaya dönse. Vakit geçmiyordu. Zaman ağırdı, akşam olmuyordu bir türlü. Uyuyarak kurtuluyordu insan.
Bakkala gitmeyi canı istemedi. Akşama doğru gelir miyim tekrar. Gelmem, odaya girersem bir daha çıkamam. Gece aç kalırım. Daha önce kalmadım mı? Gitmedi bakkala yine de. İstasyona döndü. Yaşlı adam yine aynı yerde tahta iskemlede oturmuş, sigara içiyor ve uyukluyordu.
Neden yaşıyorsun?
Birini mi bekliyorsun?
Bir şey mi bekliyorsun?
Değilse seni burada tutan ne?
Ya da bir başka yerde olsaydın eğer, orada tutan.
Neden yaşıyorsun?
Yaşlı adam kıpırdandı oturduğu yerde. Çevir başını, bakma. Neden acıyor musun ona? Olabilir. Belki. O bir zavallı. Ölmeli. Ölürse kurtulur ancak. Değil mi?
Neden yaşıyorsun?
Odaya çıktı. Beni duyuyor musun, o insanlardan uzak durman gerek. Çürütürler yavaş yavaş, farkına bile varamazsın tükendiğinin. Sonra bir bakarsın ki, yoksun. Bitmişsin. Ayakkabılarını çıkarıp yatağa uzandı sırt üstü. Akşam olsa artık. Neden zaman bu kadar yavaş geçiyor. Geçmesini istediğimizden, hep aklımız onda olduğu için mi?
İnancı yoktu. Tükeniyordu artık. Bu akşam da gelmeyecek.
Tren geldi. Yattığı yerde kıpırdandı. Sesler yükseliyordu istasyonda. Çok mu inen oldu? Gözlerini açtı. Sesleri fark etti, hızla kalktı, penceren aşağıya baktı. Tren hareket etmek üzereydi, iyice dikkat kesildi. Dolaşan, yürüyen birkaç kişi vardı sadece. Gürültü trenin içinde, istasyon yine boş. O birkaç kişiyi taradı gözleriyle. Nafile, yok… Gelmedi. Tren yavaşça hareket ederken izledi. Karanlığın içinde kaybolana dek izledi. Sonra oturdu yatağına. Nasıl uyumuşum. Esnedi, gözlerini ovuşturdu. Karnı açtı. Uzandı yatağa. Neden kendini çaresiz, yalnız, güçsüz hissediyorsun? Alıştım artık. Gelmedi, gelmiyor. Bir yerlerde bir yanlışlık olmalı. Değil mi? Saçmaydı, her şey saçmaydı, anlamsızdı. Gözlerini kapadı. Karnım aç, yorgunum. Uyumaya çalıştı. Uyursan her şey bitecek. Uyanıncaya, her şey yeniden başlayıncaya kadar da olsa…
Uyuyamadı. Uzun bir süre kıpırdamadan yattı ama uyuyamayacağını anlayınca doğruldu. Pencereden dışarıya baktı. Yaşlı adamın ışığı yanıyordu.
Camı tıklattı. Adam odanın içinde görünmüyordu, belki arka taraftaydı. Arka taraf diye bir yer var mı burada. Yaşlı adamın ışığını yanık görünce aşağıya inmişti. Küçücük bir odaydı tek katlı, binanın ön tarafında kendi kaldığı üç katlı binadan ayrı. Çay ocağına benzer bir yerdi ama ne çay ocağı gibiydi ne başka bir şey. İnsanın kalbine huzursuzluk veren bir yoksulluğa sahip, küçük, dar, pis bir oda. Camı tekrar tıkladı. Yaşlı adam ortada yoktu. Pencerenin hemen yanındaki kapıya baktı. Kapının koluna baktı. Düşünmeden uzandı, açtı kapıyı. İçeriye girdi.
Neredesin?
Ne yapıyorsun?
Nasıl yaşıyorsun burada.
Neden yaşıyorsun?
İçeriye göz gezdirdi. Ahşap bir masa vardı pencerenin önünde. Üzerine gazete serilmişti, kirli birkaç çay bardağı, ekmek kırıntıları, kirli bir peynir jelatini. Naylon denmez mi buna? Naylon. Ne kadar önemli? Hiç. Duvar tarafında bir divan vardı. Buna da somya denir, değil mi? Üzerinde örtü yoktu, kirliydi. Çay ocağı sağda, diğer duvar tarafında, beton tezgahın üzerinde. Tezgahın üzerinde bir iki küçük böcek ve sinekler. Kapı açıldı birden, döndü arkasını. Yaşlı adam içeriye girdi. Göz göze geldiler.
“Benim karnım aç,” dedi yaşlı adama. Yaşlı adam başını salladı. “Otur.”
Yalnızlık insanı yumuşatıyor mu, sertleştiriyor mu, bilmediğini düşündü. Yaşlı adam tezgaha doğru yürüdü, duvara asılı tel dolabı açtı, karıştırdı biraz, sonra döndü.
“Otursana…”
Elinde ne var? Ben yer miyim bakalım? Çok pissin. Hiç aynaya bakıyor musun? Oturdu. Yaşlı adam elindekileri masaya koydu. Kuru ekmek, otlu peynir, iki üç sivri biber. Döndü, ocağa yaklaştı. Çay var mı? Ocağın altını yaktı.
“Eskiden daha çok gelen giden vardı. Çay da içerlerdi. Şimdi herkesin acelesi var. Gelen giden de azaldı. Yakında artık hiç kimse gelmeyecek buraya. Gelmez olacak.”
İçi titredi. Bir korku, umutsuzlukla yalayıp geçti tüm bedenini. Soğuk bir histi. Üşümeye benziyordu.
“Ne duruyorsun o zaman burada?”
Masadaki bardakları topladı yaşlı adam, tezgaha götürdü. Musluğun altına tuttu, üstünkörü yıkadı.
“Birini bekliyorum.”
Soruyu kim sordu, cevabı kim verdi? Yaşlı adam bardakları masaya geri getirdi. Çay ne zaman olur, hemen olur mu? Burası çok soğuk, insanı ürpertiyor. Üzerine ne örtüyorsun geceleri. Rahat uyuyabiliyor musun? Bir şeyler söyleme, bir şeyler sorma ihtiyacı hissetti. Ama önemsemedi. Aradığım bir cevap değil. Cevap değilse ne? Bir şey aramıyoruz, bekliyoruz, tren gitti. Bu gece başka tren var mı?
“Bu gece başka tren var mı?” diye sordu. Az önce aklından geçiyordu, bir şey soracaktı. Ne olduğunu bilmiyordu ama soracaktı, sonra birden vazgeçti. Vazgeçmek denmez, önemsemedi sonra isteğini. Peki soracağı soru bu muydu?
“Yok. Gelmez. Gecede bir, fazla bile. Bazen aylarca bir tren bile geçmez. Kasabadan da uğrayan olmaz o zaman. Çürür burası.”
“Ama sen buradasın hep.”
Başını salladı yaşlı adam. Yüzümüze bakmıyor, başını kaldırıp da yüzümüze bakmıyor. Ama daha önce iki kere göz göze geldik. Buraya ilk geldiğim gün, bir de biraz önce. Yüzünde bir şey var. Gözlerinin içinde… ürkütüyor. Ölümü hatırlatıyor. Yalnızlığı.
“ Ölü gibisin sen, ölümü düşündürüyorsun,” dedi.
Yaşlı adam tepki vermedi. Duruyordu. Döndü, ocaktan çaydanlığı aldı, geldi. Oturmadı. Duruyor. Başını salladı yine, sonra çay doldurdu bardaklara. Yanlışlık var. Kim düzeltecek. Bardakları aldı masadan, ocaktan su koydu. Döndü oturdu. Hareketleri seriydi ama yavaştı. Yaşlılıktan mı? Bilmiyorum. Beki. Kaç yaşındasın?
“Küçük bir pencerem vardı. Ağaç yaprakları görünürdü. Hep odanın içinde belli bir yere oturur ve pencereye bakardım. Ağaç yaprakları görünürdü. Bana huzur verirdi.” dedi, yaşlı adam.
Kuru ekmekten bir parça koparttı. Bayat, kuru, ama açım. Böyle şeylere dikkat etmem, edenleri de sevmem. Otlu peynir, kokmuş sanki. Hızla yedi. Çay güzeldi, demliydi.
“Sonra?” dedi, başını kaldırıp, yaşlı adama.
Çayından büyük bir yudum aldı yaşlı adam. Nereye bakıyor? Pencereden mi bakıyor? Dışarıya. Dışarısı karanlık, lamba var, çok aydınlatmıyor. Kasaba yakın sayılır. Ama kimse gelmez, hele ki geceleri. Korkarlar mı? Kimden? İstasyondan. Tren geçmezse uğramazlarmış. Çürürmüş burası. Dışarıya bakıyor, karanlık istasyona.
“Buraya geldim.”
Sonra buraya gelmiş. Neyi geride bırakıp? Kaçıyor muymuş? Kasabada söylentiler dolaşıyor. Benim hakkımda. Neler söylüyorlar benim bilmediğim kim bilir. Duyduklarım bile yeter. Kaçtın mı?
“Neden?” dedi, dikkatle. Yaşlı adam çayından bir yudum daha aldı.
“Beklemek için. Gelecek. Beklemek için.”
“Ne zamandır bekliyorsun?”
Pencereden dışarıya bakıyordu hala. Sabit bir noktaya sanki. Bardağı boşaldı. Kalkıp ocağa gidip…
“Bilmem, ne önemi var ki zamanın. Süreyle mi beklenir? Ya beklersin, ya beklemezsin.”
Çayını doldurmaya kalkmayacak, ben kalksam. Benim de çayım bitti.
“Şu ağaç var ya…” dedi yaşlı adam. Yaşlı adamın baktığı yere baktı. Seçemedi.
“Onu ben diktim. Belime geliyordu. Fidandı daha. Zaman mı soruyorsun? O işte...” Kalktı oturduğu yerden. Pencereye mi, ocağa mı?
Ocağa gitti boş bardakları alıp. Yaşlı adam pencereden dışarıya bakıyordu hala. Çayları doldurdu, geri geldi, oturdu.
Başka bir şey konuşmadılar.
Odasına dönünce bir sigara yaktı. Pencerenin önüne oturdu. Ağacı görüyordu. Yaşlı adamın odasından çıkınca da görmüştü. Çınardı, kocamandı. Korkmuştu. Sigarası bitince hemen yattı.
Gece boyunca uyuyamadı. Sabaha karşı yorgunluktan ve bitkinlikten kapandı gözleri.
Böyle adamlardan uzak dur, insanı çürütürler, bir bakarsın ki yoksun.
Tren geliyordu, sessizdi, perona giriyordu, yattığı yerden doğruluyordu, pencereye doğru bakıyordu, ağacı görüyordu, yıkılıyordu ağaç, kurumuş, çürümüş, koşuyor pencereye bakıyor, tren yok. Ağaç sesiz, devriliyor rayların üzerine.

Uyandı. Öğlen güneşi vuruyordu pencereden. Yorgundu. Aklına hemen yaşlı adam geldi. Gereksiz buldu, biraz daha uyumak istedi. Bu istekle karardı içi, kalktı, yüzünü yıkadı. Sol üst köşeden ortaya kadar kırık ve neredeyse tamamı karamış aynada yüzüne baktı. Günaydın, tanışıyor muyuz? Bu yüz tanıdık mı geliyor bana, yabancı mı? Hangisi daha vahim? Yüz çevirdi. Kendi yüzünden yüz çevirdi, pencereye yürüdü, aşağıya baktı. İstasyon yalnız başına beklemeye devam ediyor. Yorulduğun oldu mu hiç, ya da umutsuzluğa kapıldığın? Ağaca baktı sonra. Benim penceremden ağaç dalları görünmüyordu. Bir önemi de yoktu. Çık dolaş, karnını doyur, bir köşe bul kendine çök, düşün, çoğalt kendini, sonra da tüket. Yaşlanıyorum. Güçsüzlüğüm… o yüzden… direncim yok… korkutuyor.
İstasyona indi. Yaşlı adamı görmedi. Görmek de istemedi, kasaba yoluna girdi. Ne ürkütüyor bizi, ne var o adamda? Ürkütüyor mu? Bundan emin miyiz? Aklı karışıktı, ne düşündüğünü bilemediğini düşündü. Kasaba cansızdı. Günü hatırlayamadı. Perşembe, Cumartesi. İkisinden biri olmalıydı. Emin değildi. Ürküyor da olabilirsin, ürkmüyor da olabilirsin. Rahatsız olmak… belki adı buydu. Üzerine git.
Bakkaldan ekmek, peynir, salam, çay, şeker aldı. Alacak başka bir şey bulamadı. Yoksulluk ruhuna işliyor adamın, aklı lükse çalışmaz oluyor bir yerden sonra. Oysa parası vardı, ama imkânları kısıtlıydı. Yürüdü kasabanın dışına, istasyona doğru.
Yaşlı adam sandalyesini kapının önüne çekmiş, güneşleniyordu. Gözlerini kapamıştı. Ölü gibi, hareketsiz. Yaklaştı yanına.
“Bir şeyler aldım. Yemek için…”
Gözlerini açtı yaşlı adam. Kırpıştırarak baktı.
“Ye o zaman,”
Gereksiz sözcüklere yer olmadığını düşündü. Her şeyin tükendiğinin göstergesiydi sanki. Her şey net. Çünkü beklenti yok, beklenen var. Gelecek. İnancı arttı bir anda.
“Birlikte yiyelim,” dedi. Başını salladı yaşlı adam. Başka bir tepki vermiyor, sadece başını sallıyor. Benim de kelimelerim eksiliyor günden güne. Belki bir gün ağzımı açmaz olacağım. Onay da vermeyeceğim. Altı hafta oldu. Ama zamanın önemi yok demişti ya. Gelecek. Ben beklediğim için gelecek. Başka bir ihtimal yok.
Masayı dışarıya, güneşe çıkardı. Birden yağmur başlarsa, bahara güven olmaz. Islanırız, fena değil ki. Tren gelirse. Gelir mi?
“Seni yerinden ettim.” dedi yaşlı adama. Masanın orta yerine gazete sermiş, aldıklarını da gazetenin üzerine koymuştu. Çay demleniyor.
“Ben de başkasını etmiştim. Böyle sürer gider,” dedi yaşlı adam. Anlam veremedi ama üzerinde de durmadı. Çayla ilgilensek. Yaşlı adam konuşmak için hazırlanıyor gibiydi. Hem yaşlı hem yalnız, konuşmak istemesini tabi karşılamalıyım. Ya da tersi. Altı hafta tek kelime konuşmadık.
“Beklerken dışarıya atıyor insan kendisini. Başka bir işle meşgul olamıyor. Gelen giden azdır buraya, ama biriktirirsen çok. Hepsi de başka başkadır. Neler gördüğüne şaşırıyor insan. Ne insanlar, ne hikayeler. Küçük hissediyor kendisini, önemsiz hissediyor. Ama bekliyorsa dışarıya atıyor ya, değeri kalmıyor hiçbir şeyin. Her şey zayıf bir rüzgar sadece. Önemsiz, esiyor, gidiyor. Geleceği an, geldiği an, trenden indiği, istasyona ayak bastığı an başlayacak. O ana gelinceye kadar dışarıdasın. Garip, herkesin harcı değil. Sen becerebilecek misin?
Garipsedi. Yahut şaşırdı. İlkin söyleyecek söz bulamadı.
“Benim beklediğimi nereden biliyorsun?”
“Söylememiş miydin?”
Söylemiş miydim? Hatırlamıyordu. Belki geldiği gün, o ilk gün. Ağzımdan kaçmıştır. Kaçmak denmez, gizliyor muyuz ki kaçmak densin. Söylemişimdir.
“Hatırlamıyorum.”
“Ben de hatırlamıyorum.” dedi yaşlı adam.
“Sen de hatırlamıyorsan nereden bildin beklediğimi?
“Çünkü bekliyorsun.”
Anladı. Anladım. Nereden biliyorsun yürüdüğümü? Çünkü yürüyorsun. Çok açık. O da yürüyorsa bilir, anlar. Bu yüzden mi ürkütüyordu bizi, insan kendisini bilen insanlardan ürker. Öylemidir gerçekten? Bu güven vermez mi?
“Bekliyorum.” dedi, başını sallayarak. Çünkü bekliyorum, ama bekliyorum. Sonuç aynı, bekliyorum.
“Gelir mi?” diye ekledi birden.
“Bu sorunun cevabını verememiş olsaydın bekliyor olur muydun sence?
Bilmiyordu, bu yüzden cevap veremedi yaşlı adama. Yaşlı adam zaten cevap beklemiyordu.
Çay demini almış. Beklenen olmuş. Tebessüm etti gizliden. Uzun sürdü kahvaltısı. Yaşlı adam az yedi. Konuşmadılar. Hafif rüzgâr yaşlı çınarın dallarında, yapraklarında dağılıyordu. Dağılırken rüzgar, çıkan ses hüzünlüydü.
“Dışarıya atmak kendini, iyi midir?” diye sordu, kalkmaya hazırlanırken. Cevabı ne kadar önemsediğini bilmiyordu. Kendisini dışarıya atıp atmadığını da. Yaşlı adamın sözlerini doğru bulup bulmadığını da bilmiyordu. Neden sordum o halde? Bir şeyler söylemeliydim, bir şeyler eksikti sanki.
“Bilmem ki…” dedi yaşlı adam. Çirkin yüzü sevimli bir hal almıştı bunu derken.
“Burası güzel ama dışarısı olduğu için mi? Belki o yüzden. Bilmem ki...” diye ekledi. Yaşlı adamın burası dediği yerin istasyon olmadığını, yaşlı adamın bulunduğu yer olduğunu anladı. Yaşlı adamın kendini attığı, hayatın dışı. O halde artık kendi hayatı.
“Anladım,” dedi bu sebepten. “Bugün tren gelir mi?” Gülümsedi yaşlı adam. Gülümserken dişleri göründü. Dökülmüş, sararmış.
“Gelir,” dedi.
Yukarıya çıkalım. Aklım karışık. Yorgunum. Hiçbir iş yapmadan nasıl yoruluyorsun bu kadar? Hiçbir iş yapmadan mı? Bekliyorum ben. Beklemek yormaz mı insanı? Yaşlı adamı ne yapacağız. Kendi haline bırakacağız onu. Bir daha yanına gitmeyeceğiz. Neden? Kötü bir şey var onda. İnsanı çürüten bir yan var. Yaşlandırıyor, yoruyor, eskitiyor insanı. Merak ettik biz, o yüzden yanına gittik bugün. Yoksa… Uzak dur. Ama çıkamamışız. Kendi hayatım. Kaygı içindeyim, tereddüt, acı içindeyim, sabırsızım, saatleri sayıyorum, bu nasıl beklemek. Yaşlı adam başka bir şeylerden bahsediyor. Yıllarca beklemiş. Belki kırk yıl. Dönüp ağaca baktı. Her şeyi duyup alıyoruz, tepki vermiyoruz. Sanki her şey olası. Belki elli yıl… İçine karanlık çöktü. Depderin bir kuyu açıldı, delirecek gibi oldu, dizleri titredi, çöktüğü olduğu yere. Yapamam. Dayanamam. Çık buradan. Bir şeyler yap. Uzak dur. Bulaşırsa, ya bulaşırsa bize de. Ama bekleyeceğiz zaten. Başka ne yapabiliriz. Ama gelmemiş, gelmeyecek. O halde... Durakaldı. Şaşkın, korku içinde.
“Gelmeyecek,” dedi.
Yaşlı adam önüne bakıyordu, hafif hafif sallanıyordu oturduğu yerde. Duymadın mı?
“Gelmeyecek,” diye yineledi, daha yüksek sesle daha sert. Yaşlı adam döndü kendisine.
“Efendim...”
“Gelmeyecek, yıllar olmuş, gelmemiş, gelir mi artık. Gelmeyecek. Gelmez. Boşa gitmiş ömrün.”
Yaşlı adam gözlerini iri iri açtı, korkudan, kaygıdan gerildi yüzü. Ayağa kalkmaya çalışırken sendeledi, ağzı açıktı, bir şeyler söyleyecek gibiydi ama sesi çıkmıyordu. Olduğu yere yığıldı kaldı.
Ayağa kalktı, üzerine doğru eğildi yaşlı adamın. Dokundu, yüzüne baktı, gözlerine baktı. Dönüp odasına çıktı. Ölmüş müdür? Anlayamadım. Kaskatı kesilmiş. Kalbini dinleseydik. Yaklaşma ona, dokunma yaşlandıran bir hali var. İndi aşağıya tekrar, yaşlı adam bıraktığı şekilde duruyordu. Kalbini dinledi. Atmıyor. Ölmüş. Dönüp ağaca baktı. Silik rüzgar dağılıyor ağacın dallarında.
Cenazeyle ilgilenen olmadı. Kasabanın bakkalı ile imamı sadece. Kaldırdılar cenazeyi. Kahveden bir iki kişi çağrıldı, tabut taşındı. Gömdüler. Cenazeye katılmadı. Odasında oturdu, pencereden ağaca baktı, ağacı seyretti, yaşlı adam gömülürken.
Zaman yavaşladı.
Zaman yavaşladı; sanki, üç gün üç yıl gibi geldi.
Gece yarısıydı. Odasında oturuyordu.
Ne yapıyorum? Sigara içiyorum.
Başka ne yapıyorum? Oturuyorum.
Başka ne yapıyorum? Duruyorum.
Başka ne yapıyorum? Bekliyorum demeye dili varmıyordu sanki. Ama bekliyordu. Ama bekliyorum. Gelecek mi? Karanlığım çoğalıyor. Bekliyorum. Bir ses duydu. Gece treni perona yaklaştı, belki durmayacak bile. Kendisini yatağa bıraktı. Tren durdu. Birkaç insan sesi, biraz gürültü. Sonra gitti tren, gitti insanlar. İstasyona sessizlik çöktü yine. Sadece ağacın dallarında dağılan rüzgarın sesi. Bir de ayak sesi. İrkildi. İstasyonda birisi dolaşıyor.
Doğruldu yatağından, pencereye yanaştı. İstasyonun ortasında elinde çantayla dikilen bir adam gördü. Hareketsiz, sadece ayakta duruyor, başı dik, binaya doğru bakıyor. İçimdeki korku… bunun sebebi ne? Aşağıya indi, acele etmemeye çabalıyordu. Adam hala aynı yerdeydi, öylece dikiliyordu. Kendisine yaklaşan adamı görünce o da yürüdü ve başıyla selamladı.
“Kasabaya yol nereden?” diye sordu. Etrafına bakmış, istasyonun dışına, sağına soluna bakmış, görememişti. Elimi kaldırıp karanlığı gösterdim. Orada bir yol var. Kasaba görünmüyor. Hiç ışık olmaz. Başıyla selamladı yine, karanlığın içine doğru yürümeye başladı. Arkasından seslendim.
“Yabancı mısın?”
Duraksadı. Döndü, bakıyor. Neden cevap vermiyor?
“Belli,” dedim. “Kasabada otel yok, kime geldin?”
“Konaklamam lazım,” dedi.
“Paran var mı?” dedim. Neden sordum? Gereksizdi. Paraya ihtiyacım yok. Hele ki beklerken hiç yok. Param var. Başını salladı. Elimi cebime sokup anahtarı çıkardım. Uzattım.
“Benim odamda kal. Pek bir şey yok, idare et. Zaten bir şey lazım olmaz burada.” Elimle işaret ettim, kaldığım üç katlı izbe istasyon binasının üst katındaki odayı. Aldı anahtarı, döndü, gidecekti ki;
“Peşin,” dedim. Saçma. Bunu ben mi söyledim. Saçma. Döndü tekrar, yaklaştı, para çıkardı. Uzattı. Aldım. Yine döndü, yürüdü, binaya girdi. İstasyonun ortasında, karanlığın içinde kaldım tek başıma.
Döndü, yaşlı adamın küçük odasına baktı. Çay ocağı kılıklı oda. Orada kalırım. Döndü, üst kattaki odaya baktı. Yabancı içeriye girmiş, etrafına bakıyordur. Hemen yatacaktır. Döndü, tekrar yaşlı adamın izbe odasına baktı. Yürümeliyiz, içeriye girmeliyiz. İçinde korku vardı. Birkaç adım attı. Duraksadı. Tekrar döndü, yukarıya, yabancının odasına baktı.
Pencereden ışık geliyor. Yabancı içeride. Döndü kendisine baktı. Ne düşünüyorsun? Sana, yaklaşma o adamda insanı çürüten bir şeyler var demiştim. Ne düşünüyorsun? Korkuyla kaldı, kalakaldı istasyonun ortasında, karanlığın içinde. Çınar ağacının dallarında ufalanıyordu rüzgâr. Duyulan tek ses buydu. Yılların ağacı, ulu çınarı… Başka bir ses daha duyuldu, gecenin ilerleyen saatlerinde. Bir şey devrildi sanki.
Uyandım. Bir ses uyandırdı beni. Bir şeyin devrilme sesiydi sanki. Pencereye yaklaştım. İstasyon boştu, karanlıktı ve ıssızdı. Yalnız şu diğer binadan, kaldığım binanın ötesindeki tek katlı binadan ışık geliyordu. Ön tarafında bir oda olmalı, oradan. Bir süre bekledim. Başka bir ses gelmedi. Yattım. Dinlenmem gerek, yorgunum. Uzun bir yolum var.
Sabah erken kalkmayı planlıyordum ama uyuyakalmışım. Öğlene doğru aşağıdan gelen seslere uyandım. Pencereye yanaşıp aşağıya baktım. Kalabalıktı ortalık, yandaki tek katlı binanın önünde birikmişti insanlar. Yüzümü yıkadım, üzerimi değiştirdim, indim aşağıya. Dün akşam o garip adam nereyi göstermişti kasaba diye? Baktım gösterdiği tarafa doğru. Yolu gördüm. Bu arada kalabalığın içine girmiştim. Merak ettim. Neler oluyor burada.
“Ne oldu, niye toplandı insanlar?” dedim adamın birisine.
“İstasyon bekçisi, kendisini asmış gece” dedi, adam. “Gencecik adam…” Makinemi çıkarıp odaya doğru yürüdüm. Yere indirmişler. Üzerine örtecek bir şey bulamamışlar, sedirin kaplamasını yırtmışlar. Ama yüzünün yarısı açıkta kalmış. Gözleri korku dolu. Büyük, engellenemez bir korku.
Tepeden tırnağa ürperdim. Hızla uzaklaşmam gerektiğini hissettim. Yürüdüm kasabaya doğru.


GÜRAY SÜNGÜ
hece öykü 2008

rüyalarımın gül kokusu

rüyalarımın gül kokusu
Sabah erkenden çaldı kapımı, bundan hoşlanmadığımı ona belli etmedim. Güne erken başlayan insanlardanmışım gibi hareket etmeye çalıştım, sürekli gülümsedim ve anlattığı her şeyi not ettim. İyi bir iş yaptığı zaman insanın kendi kendine duyduğu hayranlığı okudum gözlerinden. Bu sefer iyi bir iş denen şeyin benimle yapılmış olması nedeniyle ben de ziyadesiyle mutlu oldum. Ama bunu da göstermedim ona, daima ciddi; güleryüzlü olsam da; ciddi konuştum, her şeyi bütün ayrıntılarına kadar düşünüyormuş gibi yaptım. Bu konuda ikna edici olduğumu söyleyebilirim zira aklında en ufak bir tereddütün kaldığını bile sanmıyorum. İkinci kahveyi yapmam gerekir mi diye düşünürken ben, kalktı neyse ki. Yaklaşık kırk dakika süren görüşmemizin sonucunda elimi güvenle sıkarak ayrıldı evimden. Bıraktığı zarf küçük defterle beraber sehpanın üzerindeydi. İçi para doluydu, saydım hemen. Beş kere filan üstelik. Bu parayla altı ay geçinebilirdim.
Gün boyunca sokaklarda dolaştım, alışveriş merkezlerine girip alışveriş yapan insanları seyrettim. Her acıktığımda bir şeyler atıştırdım, bir zamanlar öğün arası yemenin iştah kaçırdığına inandığımı hatırlayıp kendime güldüm. Öğleden sonra sinemaya gittim ve korkunç derecede kötü bir film seyrettim, hani şu televizyona çıkan bütün insanların rol aldığı ve sonrasında birbirlerinin programlarına konuk olup birbirlerine iltifat yağdırıp yaptıkları işi millete yutturmaya çalıştıkları türden. Sinemadan çıkınca leziz bir yemek yedim, yemekten sonra köpüklü bir kahve içtim ve lokantadan çıkarken benimle ilgilenen garsona yüklü bir bahşiş bıraktım. Mutlu ve hayattan keyif alan bir insan olarak evime döndüm. Küçük bir zarfa gecikmiş üç aylık kira tutarımı özenle koyup, üst kattaki ev sahibeme götürdüm. Yüzümdeki en yılışık ifadeyle takdim ettim zarfı, kapıdan. Şaşıran ev sahibemin şaşkınlığının tadını çıkardım birkaç saniye fazladan kapıda dikilerek, sonra evime döndüm tekrar. Televizyonumu uzun bir süre önce satmamış olsam inanıyorum ki televizyon bile seyrederdim bu akşam ama onun yerine ayakkabı dolabından çıkardığım eski gazeteleri okudum. Cinayet haberlerini televizyon eleştirileriyle aynı dikkati vererek geçtim, burçlar köşesinde neşelendim. Uykum geldiğinde ışığı kapattım ve yatağıma uzandım. Mutlu ve hayattan keyif alan bir insan olarak uykuya daldım.
Ertesi sabah erkenden uyandım ve uyanır uyanmaz doğruldum. Şaşkın ve uyku sersemi yüz ifademle yatak odamın duvarlarını seyrettim birkaç saniye, sonra yataktan çıkmadan elimi yastığımın altına soktum ve defterimi çıkardım. Yirmi dakika kadar sürdü yazmam, bereketli bir geceydi, sonra iç huzuruyla tekrar defterimi yastığımın altına soktum ve işe güce ihtiyacı olmayan insanlar gibi tekrar bıraktım kendimi yatağa. Yüzüme mutluluktan kandisini kaybetmiş yılışık bir ifade vererek sırıttım ve kapattım gözlerimi. Uyudum tekrar.
Öğlen saatlerinde yine uyandım. Uyanır uyanmaz ilk hissettiğim şey bu sefer derin bir iç burkulması değil sadece açlıktı. Doymak için yapması gereken tek şeyin ne yiyeceğine karar vermesi olan insanlardan birisiydim nihayetinde, bu yüzden açlık bile keyif vericiydi. Hemen fırladım yataktan ve banyoya giderek bir güzel duş aldım. Hep hayalini kurduğum bir şeydi sabahları kalkar kalkmaz duş almak, televizyon seyrettiğim dönemlerde görürdüm, bazı birbirine benzeyen insanlar her sabah uyanınca duş alırlardı, işlerine güçlerine daha sonra koyulurlardı. Biz çocukken banyo günümüz vardı, pazarlarıydı o da. Beyaz kalıp sabun kokardık Pazar akşamları yatınca, şimdi ne zaman o kokuyu duysam… ne diyorduk; sonra kurulandım güzelce ve giyinip çıktım evden. On dakika kadar yürüdüm caddede, beş dakika kadar da caddeye çıkmak için yürüdüğümü göz önüne alırsak on beş dakika kadar sonra kahvaltı da verdiğini bildiğim nispeten lüks sayılabilecek bir lokantadaydım. Restoran yazıyordu camında şık bir yazıyla ama her yol aynı yere çıkıyordu benim için, caddeyi gören bir masaya oturdum ve siparişimi verdim. Uzun bir kahvaltı olduğunu söyleyebilirim ama tabi ki midem gözlerimden önce doydu. Ardından bir tane de orta şekerli kahve içtim. Sigarayı bırakmamış olsaydım sigara da çok iyi giderdi şimdi ama. Hatta bir an sigaraya yeniden başlamayı bile geçirdim içimden ama vazgeçtim. En azından şimdilik buna gerek yoktu, belki akşam belki yarın, kim bilir? Canım ne isterse yaparım.
Camında restoran yazan lokantadan çıktıktan sonra bir süre yürüdüm cadde üzerinde. Karnım epeyce şişmişti, neredeyse rahatsız edecek kadar beni ama şimdi çok yemenin rahatsızlığıyla günü berbat etmenin anlamı yoktu. Kısa bir yürüyüş iyi gelecekti. Yürürken vitrinlere baktım, güzel kıyafetler vardı vitrinlerde, ama onları üzerimde hayal edemedim. Bu yüzden yürüyüşün sonunda alışveriş yapmaya karar verdim. Caddenin ortalarında bir yerde –epeyce uzun bir caddeydi, bitimine kadar yürümeyi göze almamıştım zaten- yürüyüş olsun diye yaptığım yürüyüşümü sonlandırdım ve gördüğüm ilk mağazaya girdim. Üzerime birkaç kıyafet geçirdim ve her birisi için ayna karşısına geçerek uzun uzun seyrettim kendimi. Size bir sır vereyim mi? Gerçekten beğendim kendimi. İçten içe gurur duydum kendimle. Bu beğeni komik geldi sonradan bana ve gülmemek için sırıtıverdim. Bu daha da komik göründü gözüme ve koyverdim kahkahayı. Tezgahtar bayan kahkahamla beraber yanımda bitti, yardımcı olabilir miyim diye sordu. Kendimi toparlamaya çalışarak evet dedim, bu güzel kıyafetleri almak istiyorum ben. Beni kendime bile sevdirdi bu güzel kıyafetler.
Elimde poşetlerle çıktım mağazadan. Hemen gözlerim bir berber aradı. Camında saç tasarım merkezi yazan bir dükkana girdim ve traş oldum. Tepemdeki, bu yaşıma rağmen kırlaşmaya başlamış üç tel saçla o kadar vakit geçirdi ki kendisine saç tasarımcısı diyen berber, ona yüklü bir bahşiş bırakmak zorunda kaldım çıkarken.
Evime en yakın marketten de biraz alışveriş yaptım, abur cubur, temizlik malzemeleri, şampuan filan. Sonra evime döndüm ve bu sefer duş deyip de geçilemeyecek, çocukluğumdaki yıkanmaları hatırlatacak epeyce uzun bir banyo yaptım. Kurulandıktan sonra salonda oturdum, başımı koltuğun arkalığına yasladım ve tavanımı seyrettim. Ne düşündüm, ne de düşünmedim. Hayat dedim kendime, güzel, hem de çok… tadını çıkar…
Öğleden sonra tekrar çıktım dışarıya, beş dakika kadar yürüdüm ve caddeye geldim, caddede de yürüdüm birkaç dakika, belki acıkıp acıkmadığımı düşündüm. Bir sonuca ulaşamadığım için bir şeyler atıştırmaya karar verdim. Akşam yemeği için iştahımı kesmesin diye hafif bir şeyler yedim. Sonra malum otobüse bindim ve malum yere gittim. Bir çay bahçesine oturdum, ikindi kahvesi ısmarladım, uzakta açık olan televizyonla hasret gidererek içtim kahvemi. İnsanları gördüm orada, sağ üst mü sol alt mı köşede ne, tekrar yazıyordu. Ayakta dikiliyordu insanlar, başka insanlar da vardı ve onlar oturuyordu. Oturanlar ayaktakilerden sayı olarak azdı. Başkaları da vardı ve hepsinden çoktu bu başkaları ve onlar da oturuyorlardı ve sürekli gülüyor ve alkışlıyorlardı. Neler olduğunu öğrenmek istedim ama o kadar keyifliydim ki, televizyonun olduğu yere doğru yürümek, masa değiştirmek, bari sesi gelsin diye garsona sesi açmasını rica etmek, bunların hiçbirisi içimden gelmedi.
En az olanlar ve oturanlar kendilerinden çok olup da ayakta duranların her birisi için sırayla bir şeyler söylüyorlardı, kızmış gibi, azarlar gibi konuşuyorlar sonra dalga geçer gibi gülüyorlardı. Kendilerinden çok olup da ayakta duranların istisnasız hepsi bu oturan azınlığın karşısında ezilip büzülüyor ve kızarıp bozarıyorlardı. Bazısı ağlıyor, gözlerini filan siliyordu hemen. Bazısı da sırıtıyor da sırıtıyordu. Anlamsızdı bu olanlar, ne olduğu anlaşılmıyordu. Mahkeme olamayacak kadar lüks ve ışıklarla bezeli bir salondaydılar, stüdyo filan olmalıydı orası, ama mahkemeden beterdi sanki. Arena desem… diğerleri de, hani şu hepsinden çok olanlar ve her şeyi oturduğu yerden seyreden, gülen ve eğlenen, gülerek ve eğlenerek seyredenler ise alkışlıyorlardı her fırsatta, bu olan biteni. Doğrusu ben bir anlam veremedim, ayaktakilerin yerinde olsam, oturanlardan çoklardı, çökerdim tepelerine. Yok seyredenlerden olsam, onlar en çoktu. Garsonun yaklaşmasını fırsat bilip kaldırdım elimi, yaklaşan genç adama sordum, televizyonu göstererek, bu ne dedim, ne oluyor orada? Yarışma ağabey dedi çocuk, ben de katılacağım, haftaya elemeler var. Vay dedim, şaşırmıştım ya da garson o kadar iştahlı söylemişti ki bir şey daha sorayım istemiştim. Ne oluyor katılınca, yani kazanınca ne veriyorlar? Genç garson saf mışım gibi baktı bana; rüyalarına kavuşuyorsun ağabey.
Kahkaha attım, sen dedim bana bir tane sigara alsana şuradan, üstü de senin olsun. Sonra çay bahçesinin içinden göğe uzanan ağaçların dallarında ufalanan rüzgarı hissetmeye çalışarak geleceğimi düşündüm. Mutlu oldum. Rüya gibiydi. Hep böyle yaşamak…
Sigara paketini açtım ama sigara çıkarmadım.
Çay bahçesinden tam vaktinde çıktım, hızlı hızlı yürüyerek malum yere doğru gittim. Zamanında yetişmiştim, yeni dağılıyordular daha. Bir köşeye sindim kaldım ve izlemeye başladım. Bu kalabalık içinde bile olsa nasılsa göreceğimi biliyordum. Sonra da gördüm zaten, meydandan cadde tarafına doğru yürüyordu, yarım bırakılmış bir şiire benziyordu, elinde T cetveli. Yanında uzun ince bir adam yürüyordu, samimi görünüyorlardı, hem yürüyor hem gülüyorlardı. Sindiğim köşeden çıktım ve ona doğru yürümeye başladım, tam karşı yönden. Hemen gördü beni, gözleri açıldı iri iri ve gülümsedi, iki üç adımda karşı karşıya geldik, adımı söyledi nerelerdesin sen der gibi, sarıldık. Beyaz kalıp sabun kokmuyordu tabi ki ama, bana yine öyle kokuyormuş gibi geldi. Yanındaki uzun ince adamla tanıştırdı beni, bu dedi yeni geldi bölüme arkadaşım, bu da dedi beni göstererek, bizim sınıftaydı, niye bilmem bıraktı okulu geçen ay. Tebessüm ettim, memnun oldum dedim. Birkaç dakika konuştuk ayaküstü sonra tutmayayım sizi diye ekledim. Gitsinler istedim, kendilerine ait hayatlarına, acımasın daha fazla kimsenin canı.
Birlikte yürüyüp gittiler ve sigarayı yaktım. Başımı döndürdü, ama artık her şey başka türlüydü. İçimde kalanların örttüm üzerini üşümesinler diye ve döndüm evime.
Ertesi sabah, bir ertesi sabah ve daha ertesi sabahla beraber, o geceyi takip eden ve birbirinin ardı sıra gelen yirmi bir sabah yataktan kalkınca hep aynı şeyi yaptım. Patronumun zarfla beraber sehpama bıraktığı ve yastığımın altında sakladığım küçük deftere gece gördüğüm rüyaları hatırlayabildiğim kadarıyla bütün ayrıntılarına kadar yazdım. Yirmi birinci gecenin ve sabahın sonrasında son rüyaların da deftere geçirilmesiyle beraber işimi tamamlamış olmanın güveniyle arkama yaslandım. Sigara kullanıyor olsaydım sigara bile yakardım ama onu da maliyet sorunu nedeniyle uzun bir süre önce bırakmış olduğum için demli bir keyif çayı içmekle yetindim, bir tek dalı içilmiş sigara paketime ilişmedim. Yirmi bir gün önce bir tek sigara içmiş olmam sigaraya başlamış olmam demek olamazdı, hayattaki güzel istisnalar çirkin kaideleri bozamazdı. Sonra çıktım evimden ve işverenimin verdiği adrese doğru yol aldım. Yolumun uzun sürdüğünü söyleyebilirim, belki yaptığım şeyin hazzına tam manasıyla varabilmek için yürüyerek gitmeyi tercih ettiğimden. Tam söylediği gibi kocaman bir iş yeri vardı işverenimin. Beni görünce birden heyecanlandı. Sekreteri geldiğimi ve bekleme salonunda olduğumu söylediği halde hem de. Masasının başında ayağa kalkmıştı odasından içeriye girdiğimde. Hemen bana doğru yürüdü ve içtenlikle elini uzattı. Ben de uzattım, tokalaştık ve bu sanki bir tür güven anlaşması oldu aramızda. Hiçbir şüphem olmadığını göstermek için dudaklarımı becerebildiğim ölçüde yayarak tebessüm ettim. Ne tebessümü, basbayağı sırıttım. Oturmamı rica edince de oturdum, rahat olduğumu gösterebilmek için de arkama yaslandım. Otuz saniye geçmeden mini etekli ve gördüğüm en uzun bacaklara sahip genç bir kız pırıl pırıl fincanlarda kahve ikram etti. Kahvemi aldım ve keyifle yudumlamaya başladım. “Beni anlıyorsun değil mi, ne yapmak istediğimi anlıyorsun…” dedi işverenim sonra. Başımı salladım, “Bunları konuştuk, sizi anlıyorum. Ayrıca anlamam da gerekmiyor zaten,” dedim. “Yo yo,” dedi. “Anlaman gerekiyor çünkü günün birinde bana çok kızabilirsin. Bir zamanlar ben de senin gibiydim, düşlerimden başka sahip olduğum hiçbir şeyim yoktu…” diye de ekledi. Yine tebessüm ettim ama bu sefer ona göstermek için değil, gerçekten gülümsedim, samimiyetle. “Rüyalarım bana bir şey getirmeyecek, hayat çok değişik, okuduğum kitaplardaki gibi değil artık. Şu an karnımı doyurmak kadar umursadığım bir şey yok,” dedim. “Tabi ki ama dediğim gibi, ben de bir zamanlar senin gibiydim. Bu zenginliğe, bu ihtişama, insanların başarı diye telakki ettiği bu şeye nasıl ulaştım sanıyorsun,” dedi sıkıntıyla ama samimiyetle. Başımı salladım, “Tahmin edebiliyorum, masumiyetinden şüphe edilmesi gereken bir zenginliğiniz var,” dedim. “Ama bunları düşünmeyin artık, alın ve hayatın tadını çıkarın.” Ve elimdeki defteri uzattım işverenime büyük bir kararlılıkla. Gözleri parladı, hemen uzandı ve aldı elimden defteri. Kalktı yanımdan ve masasına geçti, okumak için sabırsızlanıyor gibiydi. Çekmecesinden bu sefer daha büyük bir zarf çıkardı ve masanın üzerinden sürdü benim olduğum tarafa doğru. Kalktım ve aldım masanın üzerindeki zarfı. Son bir kez gözgöze gelmek istedim işverenimle bilmem neden. Kaçındı o, bilmem neden. “Rüya, rüyalarını satan insanlara tenezzül etmez bir daha,” dedi bana bakmadan. Yine sırıttım, rüyalarını satan insanların tamamının yaptığı gibi, “Bir daha rüya görmeyeceğimi biliyorum,” dedim. “Ama bu para bana yetecek. Sizin gibi zengin ve mutlu bir insan olacağım. Günün birinde rüyalara ihtiyaç duyarsam… sokaklarda rüyalarını satmak durumunda olan benim gibi binlerce genç var. Bulurum bir tanesini. Sorun olmaz…”
Arkamı döndüm, işverenim o sırada benim bakir rüyalarımı okuyarak uzun yıllar önce yitirdiği bir değerin tadına varma çabasına girişmişti bile. Şaşırtıcı değil mi, benim umurumda bile değildi.

GÜRAY SÜNGÜ
özgür edebiyat 2008

kaçacak yer yok

KAÇACAK YER YOK
Güzel sözler söyleniyordu televizyon dizilerinde. Her yerde kahramanlar ve kahramanların kahramanlıkları vardı. Eskisi gibi değildi hiç bir şey. Zengindiler artık ve çok güçlüydüler. Güzel arabaları ve güzel kadınları vardı. Güzel işlerinde çalışıyordular. Çirkin şeyler bile bir güzellik adına hareket ediyor, bir güzelliğe işliyordu. Yine de zor yanları yok değildi. Entrikalar, pusular ve komplo... ama can acıtmıyor, heyecan yaratıyordu bunlar. Aşk da vardı. Tüm aşklar uzun bacaklı ve ıslak dudaklıydı. Adamın birisinin tadı yoktu, kadının birisinin tadı olmayan kocası vardı. Kadının birisinin gamı çoktu, adamın birisinin gamlı karısı vardı. İlk bakışta tencere kapak gibiydi, dikkatli bakıldığında limon keşkül. Espri de vardı nitekim ama çok ince. Kesecek kadar bulaşanı. Yirmi birinci yüzyıldı, artık kaçacak yerin olmadığı çağ. Kaçıldığında bile kaçmaya sebep olan etkenlerle şekillenmiş zihinlerin, o şeklin gereği oluşan kurguya kaçınılmaz teslim olacağı zaman. Adamın birisinin adı tufandı, karısının lalezar.
Gözleri açık, ama anlayamadığı, yahut anlaması, olmasını istediği gerçeğin varlık kazanmasını engelleyeceğinden anlayamadığı için değil, anlamadığı için, kayıtsız, bakıyordu.
“Sana söyledim”
Bana söylemişti. Bir kış akşamı, yanan odun sobasının yanında ısınıyorken, dışarısı alabildiğine kar.
“Bütün yollar kapalı. Ölsek kimsenin ruhu duymaz.”
Bir insanın hayatını olabildiğince etkileyebilecek sözler sadece yaşamın insanı getirdiği yerden de destek alan tesadüflerin eseri olabilir mi? Bu soruya arzularımı, duygularımı ve ön yargılarımı becerebildiğim ölçüde bir kenara bırakarak cevap verdim.
İşten erken çıktım. İşten erken çıkmayı sevmiyorum. İşi sevdiğim için değil, iş yerinde en azından bir meşguliyetim var sayılır, çıktığım zaman yapacak pek bir şeyim kalmıyor. Fazla otobüs beklemedim, üstelik gelen otobüs fazla dolu sayılmazdı, arka kapıdan binmek zorunda kalmadım. Eve yolculuğum işe gelirken olduğu kadar sıkıntılı değildi. Bunun bir mana taşıyıp taşımadığını bilmiyorum. İyiye işaret olup olmadığını da...
“Semihalar gelecekmiş yarın,” dedi saadet. Yemek yiyorduk her akşam aynı saatte yaptığımız gibi.
“Herhalde yemekten sonra gelirler değil mi?” diye ekledi.
“Herhalde,” dedim.
“Yemeğe gelecek olsalar yemeğe geliyoruz derlerdi,” dedi sonra.
“Herhalde,” dedim yine. Tuzluktaki tuz nemlenmişti galiba. Akmıyordu.
“Bir de onlara yemek yapacağım diye uğraşmasam bari,” dedi sonra sonra.
Başımı salladım.
“Ya evet,” dedim.
“İlgilensen şaşardım zaten,” dedi en son, usançla. Tuzluğu yenemeyeceğimi anladığım için elimden bıraktım. Saadet sofrayı toplamaya girişmişti.
“Çay yok mu,” diye sordum elimdeki gazetede okuduğum yeri kaybetmemeye dikkat ederek.
“Demlerim birazdan, şu bitsin,” dedi. Şu dediği televizyon. Aslında televizyondaki dizi ama bana göre televizyon. Belki de hiç seyretmediğim için bütün programların aynı olduğunu sanıyorum. Yemekten sonra ben koltuğuma oturup sigara yakmıştım, o mutfağa gitmişti. Söyleniyordu ama bir şey anlamamıştım. Dikkat de etmemiştim. Bir süre sonra, belki bulaşıkları yıkadıktan sonra, gelip oturmuştu. Televizyon seyretmesinden rahatsız olduğumu söyleyemem. Konuşmayı pek sevmeyen birisi olduğum için belki. Aslında ben konuşmayı pek sevmeyen birisi olduğumu düşünmüyorum ama etrafımdaki az sayıda da olsa ahbabım öyle olduğumu düşünüyor. Bu sebeple kullandım o ifadeyi. Saadet elinde çay tepsisiyle odaya girdiğinde, sekiz on treninin gürültüsü ve sarsıntısıyla duraksadı olduğu yerde. Bu Onu çıldırtıyor. Her tren geçişinde olduğu yere çivileniyor ve tren gittikten sonra bir dolu söyleniyor. Ben susuyorum. Tren yolunun yakınında oturmamızın sorumlusu benim ama alışılabileceğini söylediğim zaman pek karşı gelmemişti. İşin aslı bunca zamandır neden alışamadığını da anlayabilmiş değilim.
Gece erken yattım. Oturma odasında sigara içiyor ve televizyon seyrediyordu.
Gece tuvalete kalktığımda baktım ki Saadet hala yatmamış. Bir şey söylemedim, uykum dağılsın istemiyordum. Ama Saadet neden bilmiyorum yine rahatsız oldu.
“Ne yapıyorsun,” diye sordu bana. Uykulu gözlerimle baktım Ona.
“Yatıyorum,” dedim gayet doğal.
“Ben çok sıkılıyorum,” dedi Saadet.
“Uyursan sıkılmazsın,” dedim.
“Sen bunun için mi hep uyuyorsun,” diye sordu. Galiba kızmıştı. Sorusunu düşünerek yatak odasının yolunu tuttum.
“Yarın çok işim var, bir sürü iş yüklediler,” diye söylendim giderken.
Sabah erken uyandım. Saadet’in uyanmaması için sessizce kalktım yataktan, gürültü yapmamaya özen göstererek giyindim, çıktım evden. İş yeri her zamanki kadar soğuktu. Herkes bir şeylerle meşguldü ama hiçbirisi işini yapmıyordu. Ben de onlardan biriydim. Zaten bir iş yapmak zorunda kalmamak için memuriyeti seçmiştim. Öğlene kadar önümdeki birkaç dosyayla uğraştım. Öğlen yemeğe çıkarken mesai arkadaşlarımdan Salih takıldı peşime. Salih’i sevmiyordum, çoğu insan gibi gereksiz ve çok konuşuyordu çünkü.
“Sizinkiler bu hafta fena toslayacak,” diyerek sohbetin başlangıcını kendisine göre yaptı Salih. Bu sözlere bir mana veremedim.
“Bizimkiler kim?” diye sordum her zamanki soğuk tavrımla, biraz da şaşkın.
“Kadıköy’e geliyorsunuz, Fener sizi beşler,” dedi Salih, kendisine yakışan gevşek tavrıyla. Uzun zaman önce ortada manasız bulduğum bir futbol muhabbeti dönüyorken bana sorulan hangi takımı tutuyorsun şeklindeki soruya, takım tutmuyorum dersem gerekçelerini de isterler diye düşünerek aklıma gelen ilk takımın adını söylediğimi hatırladım. Aklıma gelen ilk takımın adını şimdi hatırlamıyordum.
“Bakalım,” dedim.
“Valla bilmem orası Kadıköy,” dedi. Cevaben söyleyecek bir şey yoktu, adımlarımı sıklaştırdım. Salih’in arkamdan söylendiğini duyabiliyordum ama işe yaradı, peşimi bıraktı. Hava soğuktu, kar yağacak diyordu meteoroloji haber spikerleri.
Öğlen yemeğinden sonra iki demli çay içtim keyifle, bir tane de sigara. Günde üç sigara içiyordum, bir tane öğlen yemeğinden sonra, bir tane akşam yemeğinden sonra, bir tane de yatmadan evvel. Doktor tavsiyesi değildi, doktora gitmeyi sevmem, günde üçten fazla sigara içtiğim zaman azalan verimler kanunu gereği sigaradan aldığım keyif düştüğü için kendimi üç ile sınırlayarak hazzımı sonsuz kılıyordum. Acele etmeden daireye döndüm.
Akşam eve dönerken biraz kuruyemiş aldım. Misafir geleceği için bir şeyler yapmış gözükmem gerekiyordu. Saadet bir sürü gereksiz hazırlığa girişmiş olmalıydı, bu gibi durumlarda eve giderken elde bir iki poşet olması sıradan hayatımızın sürerliği için gerekliydi. Yapılması gerekli gözüken birçok işin yapılmamasında kendi adıma bir sakınca görmezdim, ama birkaç etkenin birleşmesi sonucu hayat insanı yapılması fena olmaz kabilinden de olsa bir yere getirdiği zaman, bunu üzerinde düşünmeye değer bulurdum. Belki daha sonra bana sorun çıkarabilecek birçok şeyi bertaraf edebilmek gayesinden, belki de bir basit kaçınılmazlık.
Semiha’yla Remzi yemekten sonra geldiler. Gürültülü bir biçimde girdiler evden içeriye misafir karı koca. Semiha’yı hiç sevmediğini bildiğim Saadet, anlamlandıramadığım bir şekilde misafirlerin gürültülerine ve gürültülü gülüşlerine eşlik etti, sanki onlarla aynı türden bir insanmış gibi. Ama aklımdan belki bunca senelik karım da onlarla aynı türden bir insandır diye bir düşünce geçmedi. İnsan küçük şoklarla hayatını gözden geçirmiyor nitekim. Oturma odasına oturduk, kurabiyeler yiyerek çaylar içtik ve sohbet ettik.
“Yahu geçen gün benim acenteye birisi geldi, dedi patron bana şöyle temiz bir şahin lazım. Bak bak lafa bak, yahu ben acenteyim, bu şahin temiz değil sana yaramaz mı diyeceğim. Oturduk pazarlık edecez, herif diyor yok bu para olmaz şu para, yok bu vade olmaz şu vade, yahu ne temiz şahin filan diyon bana hava atıyon o zaman, cebindeki para belli bana şu kadarlık bir şey lazım desene. E senin işler nasıl birader. Daireniz uçmaya başladı mı. Bak bak espiriye bak uçan daire olayı...” Gürültülü kahkahalar eşliğinde odadaki kadınlara baktı Remzi bu sözleri söyledikten sonra. Kadınlar eşlik ettiler Remzinin kahkahalarına. Cevap verdim ben;
“İyi sayılır gidip geliyoruz.”
“Aman aman git gel birader, bu zamanda iş büyük sorun, valla bana deseler al Remzi sana şunca maaş, çek yok senet yok düşünce yok, hemen eyvallah derim, yaşlandım yahu koştur koştur.” Yine aynı kahkahalar.
İkinci demlik çaya başlandığında Semiha aldı sözü;
“Saadetciğim geçen hafta Remzi bir boşluk yakaladı da gidebildik. Yoksa nerede? İşim var deyip duruyor. Ama bir görsen çok güzeldi. O göl, o ağaçlar... insan bir haftada gençleşiyor vallahi. Zor götürdüm gerçi. Remzi illa diyor ‘yahu yazın gidiyoruz ya tatile, deniz meniz, ne gerek şimdi kışın ortasında, ne tatiliymiş bu. Donarız yahu.’ Ben sevmiyorum öyle yaz tatillerini, güneşe çıksan yanıyorsun, tuzlu su kaşındırıyor, hem her şeyin kendisine göre bir güzelliği var. Kış tatili de başka tabi.” Remzi devraldı sözü karısının üslubuyla, bana bir ortak, neden bahsettiğini hemen anlayacak bir yandaş gibi bakarak;
“Yahu yaza değişilir mi hiç. Mis gibi deniz, koca kumsal, sıcacık güneş.” Aslında plajda bikiniyle dolaşan kadınları kasteder gibi pis bir sırıtış vardı yüzünde. Bu ortaklık ve yandaşlıktan, en azından bunun bana da yakıştırılmasından rahatsız oldum, başımı sallayarak geçiştirdim.
Oldukça geç bir vakitte kalktı misafirler. Saadet geldiklerinden beri olduğu gibi giderlerken de onlara onlardan biriymiş gibi görünmeye çalışıyordu. Ben sıradan nezaketin ötesine geçemedim. Geçebilmeyi de istemedim. Her misafirliğe gidip döndüğümüz zaman ve her misafir olarak gelip de kalktıklarında olduğu gibi benim gereksiz gördüğüm bir husus nedeniyle Saadetle aramızda soğuk rüzgârlar eser ve sonunda o bana söylenerek mutfağa giderdi ve yine aynı sahne tekrarlandı. Daha kapıyı kapatıp oturma odasına döner dönmez “İşleri güçleri hava atmak,” diye söylendi. Doğrusu doğrudan bana yönelik bir hayıflanma olmadığı için memnunluk duydum. Tartışmalara fazlasıyla iştirak edebilen birisi değildim zaten ve Saadet’in söylenip söylenip dişe dokunur bir tepki alamaması onu daha da sinirlendiriyordu. Böyle olması benim “aynen öyle” diyerek geçiştirebileceğim bir durum ortaya koymuştu ve ben de “aynen öyle” diyerek hem ona katılıyor olduğumu belli ettim, hem de meseleyi kendimce geçiştirmiş oldum. Bunun sadece boş bir zan olduğunu anlamam yalnızca birkaç saniye sonraya tekabül etti, zira Saadet büyük bir kinle baktı yüzüme. Aslında beni ortalama bir sevgiyle sevdiğini biliyorum, bana kin gütmediğini de. Memnun olmadığı birçok şey var hayatında ve bunları dile getirir, yakınırken hayıflanmalarına katılmam gerekiyor ona göre. Bana göre gerekmiyor, çünkü bir manası yok. Zaten bu yüzden bu gibi durumlarda kinle bakıyor bana. Yüzüme kinle baktı ve;
“Hava atacak bir şeylerinin olması onların suçu değil herhalde,” dedi. Misafirleri sevmiyorum. Misafir olmayı da misafir ağırlamayı da.
“Benim suçum da değil,” dedim.
“Tabi ki,” dedi hicivle ve mırıldanarak sehpa üzerindeki bardakları aldı, mutfağa gitti. Tabakları almak için birkaç saniye sonra geri gelecek. Televizyona baktım. Kel, göbekli bir adam konuşuyordu. Biraz sesini açtım televizyonun. Saadet girdi odaya.
“Birkaç günlüğüne bir yerlere gitsek biz de, biraz kafamızı dinlesek...” şefkatli bir ses tonuyla söyledi bunları, gerçekten ihtiyaç duyuyormuş gibi. Belki de gerçekten ihtiyaç duyuyordu.
“Şu sıra izinim yok, nasıl gideceğiz ki,” dedim. Verdiğim cevap ona göre fazla olumsuz sayılmıyordu.
“Rapor filan alırsın, ne bileyim bulursun bir şeyler,” dedi. Benim tarafımda. Zaten kötü birisi sayılmaz, sadece her ortalama insan gibi daha iyisini istiyor. İşin garip tarafı ben de onca tuhaf sayılmama rağmen ondan memnunum, bir şikayetim yok. Çok daha kötüsü olabilirdi, yaşadığı her şeyden ve tüm eksikliklerden beni sorumlu tutan birisi olabilirdi. Hiçbir şeyden memnun değil ama memnun olmadığı şeylerden dolayı birisini sorumlu tuttuğuna rastlamadım henüz. Bazen sadece birilerini bir şeylerden sorumlu tutarmış gibi kendi kendisine söyleniyor, o kadar. Diğer bütün zamanlarda göze çarpan tek özelliği memnuniyetsizliği.
“Bakarız,” dedim. Aslında bakmam söz konusu değildi, çoğunlukla yaptığım gibi geçiştirmiştim. Bir şey söylemedi, bu aşamada benimle savaşmak işine yaramaz, bunu biliyor. Tabakları da alıp mutfağa gitti. Kel ve göbekli adam önemli bir adam olmalı, programdaki diğer adamlar ona karşı çok dikkatli ve kibar konuşuyorlar. Konuştukları mevzu da önemli olmalı, zira adamların hepsi de kelli felli. Biraz önce televizyonun sesini biraz açmıştım ama yeterli olmamış, pek duyabiliyor sayılmam. Biraz daha açmalıydım duymak için ama üşendim.
Sabah işe birkaç dakika geç kalacağımı sandım ve bu hiç hoşuma gitmedi. Trafik sıkışıklığı nedeniyle ev ile daire arasındaki mesafenin kısa bir bölümünü uzun sürede aldık ama sonra şoför o sıkışıklığın neden olduğu gecikmeyi gaza biraz fazla yüklenerek bertaraf etti. Dairede sosyal ilişkiler bakımından umarsız ve insanlarla alakasız olduğum için beni pek sevmezler ve birkaç dakika bile geç kalsam muhakkak lafı edilir. Umarsızlığım nedeniyle bu da benim için önemli olmaz ama nihayetinde birkaç kişiyle diyaloga girmemi gerektirebilir. Bundan hazzetmeyeceğim için geç kalmayı istemem. Kalmadım zaten. Hemen hemen benim dışımdaki herkesin geç kalması ise beni zaten ilgilendirmiyor, bana kalsa hiç gelmeseler de olur. Çayımı içmek için masama oturdum. Bu sırada birkaç basit işle de ilgileniyor gözükebilecektim. Ama olmasına hiç ihtimal vermeyeceğim garip bir şey oldu. Mevzubahis kişi ben olduğum için garipsediğim bir şey.
Kamuran ağabey elinde çayıyla benim masama geldi, ‘oturabilir miyim,’ dedi ve baş onayımdan sonra oturdu. Dairedeki birçok mesai arkadaşım gibi hakkında çok şey bilmediğim, pekiyi tanımadığım birisiydi Kamuran ağabey ama tanıdığım kadarıyla değerlendirecek olursam da, dairedeki adama benzeyen tek adamdı.
“Sıkılmıyor musun Bekir,” dedi bana. Zaten masama sabah sabah gelmesi, sohbet etmek için gelmiş gibi gelmesi garipsememe yeterliyken bir de böyle bir soru yöneltti. Bu soru benim üzerimde birden sorulmuş olması itibariyle mi bilmem, tuhaf bir etki bıraktı. Bu etki gün boyu sürdü. Onu ayrıca mütalaa edecektim, Kamuran ağabey masamdan gittikten sonra.
Önce verecek bir cevap bulamadım. Neyden sıkılmıyor muyum demek bana ziyadesiyle manasız göründü. Sanki ikimizin de çok iyi bildiği ama hep bilmiyormuş, farkında değilmiş, hatta varlığı söz konusu değilmiş gibi davrandığı bir sorundan bahsediyormuş gibi “Bazen,” dedim. Başını salladı içtenlikle ve önüne bakarak. Düşünceli görünüyordu. Ben de önüme baktım ve düşünceli bir edaya büründüm. “Biliyorum,” dedi, sonra “Neyse,” diyerek kalktı ve geldiği gibi masasına gitti. Önümdeki dosyalara bakarak çayımı içtim.
Neden o şekilde masama geldi ve hangi sohbetimizin samimiyetinden hareketle bana öyle bir şey sordu bilmiyordum. Ama bir taraftan da sanki biliyordum. Kastettiği sıkıntı neydi, nasıl bir şeydi, sormaktaki amacı neydi, neden bana sormuştu bilmiyordum. Ama bir taraftan da sanki biliyordum. Akşam iş çıkışı onunla konuşmaya karar verdim. Belki masamdan hiç kalkmamış gibi ‘sen sıkılmıyor musun’ yahut ‘sen sıkılıyor musun’ gibi bir şeyler söylerdim. Söylemedim. Akşam bunu fazlasıyla manasız buldum. Etki gün boyu sürmüştü ama buradaki gün mesaiyle sınırlıydı, mesai bitince sanki etki ortadan kalktı ve ben doğrudan eve yollandım.
Ertesi gün daireye gittiğimde o gece Kamuran ağabeyin öldüğünü öğrendim. Gece kendisini asmaya kalkmış ama ip kopmuş, ama boynu kırılmış. Garip bir ölüm. İntihar mı kaza mı? Belli ki intihara kalkışmış ama başarısız olmuş, kazayla amacına ulaşmış. Ellili yaşlarda bir adam, evde kimse yok muymuş, evli değil miymiş, çoluğu çocuğu yok muymuş?.. Sormadım kimseye. Yedi senedir aynı dairede çalışıyorduk, evli olup olmadığını bilmiyordum, soramadım. Gün oldukça sıkıntılı geçti benim için.
İş sonu hemen eve attım kendimi. Saadet bir gariplik olduğunu fark etmedi. Fark edilir bir gariplik yoktu aslında, eve her zamanki gibi girdim, eve her zaman girdiğimde yaptığım şeyleri yaptım. Yemek yedik Saadetle beraber, sonra o yine mutfağa gitti, sonra ben yine televizyon karşısında oturuyor ve televizyon seyretmiyorken çay getirdi. Oturdu, televizyonun sesini açtı. Gür saçlı bir adam, kel kafalı bir kıza gelecekte her şeyin güzel olacağını söylüyordu televizyonda.
“Kamuran ağabey ölmüş,” dedim televizyona bakarak.
“Kamuran ağabey de kim,” dedi Saadet bana bakarak. Ben de Saadete baktım. Cevap vermeyişim biraz uzun sürdü, gözlerini tekrar televizyona çevirdi.
“Ben sıkılıyorum Saadet,” dedim. Saadet yine bana baktı, söylendi sinirle;
“Otur diziyi seyret işte, garipsin yani, geçiyorsun karşısına, kısıyorsun sesini,” dedi.
“Televizyonun sesi başımı ağrıtıyor,” dedim.
“Aman,” dedi. Başını sevsinler senin der gibi.
“Ben çok sıkılıyorum,” dedim, tekrar bana çevirdi yüzünü.
“Saadet bir şeyler yapalım,” dedim. Garip garip baktı yüzüme Saadet.
“E gidelim işte bir yerlere,” dedi, “Biraz kafa dinleriz, biraz dinleniriz, değişiklik olur... diyoruz ama hiç... umurunda değil,” dedi. Umur. Bu kelime üzerinde durdum birkaç saniye. Umur, umur diye tekrarladım içimden. Gidelim, dedim. Sekiz kırkbeş treninin sesi doldurdu evin içini.
O gece benim için sıkıntılıydı. Saadet benden hiç beklemediği bir cevap aldığı için şaşırmıştı ve bu yüzden ne başka bir şey sordu, ne de söyledi. Erken yattım. Ben erken yattığım için olsa gerek o da erken yattı. Ama ben uyuyamadım, yatağın içinde gözlerim tavanda ölü gibi beklemekten sıkıldım, kalktım. Televizyonu açtım. Bıyıklı bir adam şarkı söylüyordu. Bir şey duymuyordum. Bir şeyleri değiştirmem gerekiyordu. Bir süre kafa dinlemek için bir yerlere gitmek gibi bir şey değildi yapmam gereken değişiklik. Daha fazlasıydı. Neden öyle hissediyordum? Bilmiyordum. Hiç böyle bir isteğim olmamıştı ama şimdi istiyordum. Belki istiyor değildim, gerekli olduğunu düşünüyordum. Belki düşünüyor değildim, gerekli olduğunu hissediyordum. Ne için gerekliydi? Bunu da bilmiyordum ama gerekliydi. Sabaha karşı yattım. Aslında uykum hep vardı ama uykum olmasına rağmen uyuyamamıştım, bu yüzden gözlerim kızarmıştı ve başım ağrımıştı. Uyuşmuş sersem gibi olmuştum. Yatar yatmaz uyudum. Saadet zaten uyuyordu.
Sabah hiç yapmadığı bir şekilde beni kaldırdı Saadet. Aslında hiç yapmadığı kaldırış şekli değildi. Demem o ki; işe gideceğim sabahlar beni Saadet kaldırmazdı, ben kendim kalkar, giyinir, evden çıkardım. O uyuyor olurdu. Ama beni kaldırdı ve kahvaltı hazırladığını söyledi. Uykulu ve yorgun gözlerimle baktım yüzüne. Ne söyleyecektim? Bir şey söylemedim, kalktım.
Kahvaltıya oturduk birlikte.
“Ben bugün gazetelere filan bakarım,” dedi, “Şöyle güzel bir yer bulmaya çalışırım. Hem güzel, hem kesemize uygun...” peynirin tadı garip geliyordu ağzıma. Çayın tadı aynıydı.
“Sen de işyerinde durumu ayarla,” dedi, “bir bak bakalım ne zaman çıkabilirsin. Artık izin mi olur, rapor mu olur.” Midem bulandığı için peynirin tadını garipsiyor olabilirdim. Ama çay daha kötü ederdi bulanan mideyi.
“İşe gitmeme gerek yok,” dedim, “Sen toparlan, alacaklarını hazırla, ben otogara bilet bakmaya gidiyorum.” Ağzı açık kaldı. Mutlaka kızacak, bir sürü soru soracaktı, hemen evden dışarı attım kendimi. Döndüğümde odada oturmuş sigara içiyordu. Hazırlık yapmamıştı. Biletleri masaya koyduğumda kaşlarını çattı. Hem şaşkın hem sinirliydi. Masaya doğru bakarak;
“Nereye gidiyoruz, afedersin,” dedi.
“Memlekete,” dedim.
“Kim var orada, kime gidiyoruz, nereye gidiyoruz,” dedi. Kimse yoktu. Zaten onun için gidiyorduk.
“Eve,” dedim.
“Hangi eve,” dedi.
“Bizim eve,” dedim.
“O dağ başına mı,” dedi.
“Dağ istemiyor muydun, kışın deniz kenarına gidilmez ya,” dedim. Ellerini iki yana açtı. “Allah’ım delirtecek bu adam beni,” dedi. “Bekir orası dağ... yahu orası dağ değil, dağ başı. Tesis yok, insan yok. Hiçbir şey yok. Bu kış günü deli misin sen?” Hayat anlamsızdı. Birçok şey anlamsızdı.
“Tesis burada, insanlar da burada, o yüzden gitmiyor muyuz zaten?” dedim. Kültablasını alıp mutfağa seğirtti hızla. Durmadan söyleniyordu, bir şey anlamıyordum. Televizyona baktım. Mini etekli bir kadın tuhaf hareketlerle bir şeyler anlatıyordu televizyonda. Saadet tekrar geldi.
“İş ne oldu, ne yaptın, nasıl ayarladın?” diye sordu elleri belinde. Yüzüne baktım.
“Bir şey ayarlamadım, sıkıldım,” dedim. Kaşlarını kaldırdı, kocaman açtığı gözlerini üzerime dikti. “Sıkıldın,” dedi, “Şimdiye kadar aklın neredeydi?” Bütün içtenliğimle “Bilmiyorum,” dedim. Bir dakika kadar öylece durup bana baktı. Sonra yine mutfağa gitti. Giderken söylendi yine; “Ben gelmem o dağ başına bilmiş ol, illa gidilecek diyorsan yalnız git.” Yalnız gitmek... bunu düşündüm. Yapamam. Saadet herşeye rağmen benim karım. Onu burada bırakarak mahvolmasına seyirci kalamam. Seslendim arkasından; “Otobüs akşam dokuzda. Hazırlık yap.”
Sekizi elliyedi geçe otobüse binip koltuklarımıza oturduk. Saadet benimle konuşmuyordu. Evden çıktığımızdan beri konuşmamıştı. Otobüste başını cama yasladı ve inene kadar molalar da dahil on yedi saat boyunca yerinden kıpırdamadı.
Otobüsten indikten sonra bir buçuk saatlik bir minibüs yolculuğu yaptık. Minibüsten indikten sonra da yirmi dakika kadar yürüdük. Yükümüz ağır değildi, Saadet hemen dönmemiz için lazım olacak birçok eşyayı bavula yerleştirmemiş olmalıydı. Kar da ancak bileklerimize kadar geliyordu. Havanın kararmasına yarım saatten biraz fazla kaldığı için acele etmeye çalışıyordum ben. Saadet’in adımları isteksizdi. Kızmıyordum ona, çünkü göremiyordu. Ben görüyor muydum? Böyle sorarsam kendime verecek cevabım evet olurdu ama neyi gördüğümü sorarsam verecek cevabım yoktu. Tek bildiğim sıkılıyordum ve bir şeyler yapmam gerekiyordu. Kendim için de, Saadet için de.
Evin kapısını açmakta zorlandım. Açılmaya açılmaya açılmayı unutmuştu kapı. Bu bir anahtardı. Yaşamaya yaşamaya yaşamayı unutmuştum ben de... içerisi toz içindeydi. Fazla eşya yoktu. İçindeki birkaç parça eşyayla beraber bu izbe ev de bana babamdan kalan tek şeydi. Tek katlı kerpiç bir evdi. Üç odası, bir sofası, bir kileri vardı. Tuvalet dışarıdaydı, bahçede. Bahçe fazla büyük sayılmazdı. Ev ormana yakındı. Önünden dar bir yol geçiyordu, ama yoldan kimse geçmiyordu. Elektrik ve su vardı. Su, borular donar da akmazsa bahçedeki kuyudan da çekilebilirdi. Kuyu kurumuş yahut donmuş olabilirdi ama tulumba da vardı. Aslında yola çıkarken hiç düşünmemiştim ama minibüsten inip de eve doğru yürürken ya çatı filan çökmüşse diye kurt düşmüştü içime. Yola çıkmadan akıl etseydim, bir engel teşkil eder miydi? Etmezdi. Çatı çökmemişti, sağlamdı. Aslında buna ilk an şaşırdım da. Demek ki yol doğruydu.
Hava kararmadan önce yakacak topladım. Zor olmadı her yer çalı çırpıydı. Sobayı yaktım. Fena tüttü, oda dumana kesti. Sobayı söndürdüm, boruları ve bacayı silkeledim. Karanlık olduğu için dama çıkmadan, içeriden becerebildiğim kadar yaptım bu işi. Yeterli oldu. Gece boyunca evi temizledim. Saadet hiçbir şeye dokunmadı. Kızmadım. Bu kadar istememesine rağmen sonuçta gelmişti çünkü, beni yalnız göndermemişti. Yalnız gelir miydim? Gelmeseydi, evde oturup kalsaydı ne yapardım, kolundan çekerek sürükler miydim? Bilmiyorum. Gelmişti. Benim karım, yoldaşım, hayat arkadaşım. Daha önce böyle düşünmemiştim hiç. Biraz zaman geçince alışacağının ve o hayatı bir daha hiç istemeyeceğinin kanıtıydı bu. Gece yemek için bir şeyler hazırladım. Bir köşede sinmiş oturuyordu. Yüzü kapkaranlıktı. “Hadi ye,” dedim. Başka bir şey demedim. O da bir şey demedi. Ucundan bir şeyler yedi. Ben iyice doydum. Topladım sofrayı. Demlik sobanın üzerindeydi. “Ne yapacağız burada,” dedi, kırıktı sesi. “Korunacağız,” dedim. Gözleri açıldı kocaman ama kavga etmeye dermanı yoktu. “Neyden korunacakmışız Bekir?” Yüzüne baktım. Uzun uzun yüzüne baktım. “Bilmiyorum,” dedim. Onca yorgun olmasına rağmen neden uyumamıştı. Çünkü benden nefret ediyordu, nefretini uyuyarak ertelemek istemiyordu. Biliyordum şu an nefret doluydu, ama aslında bana değil. Geçecekti, ilk an böyle olması normaldi. Gözlerini kapatmış gibiydi ve sadece karanlığı görüyordu, normaldi. Alışınca geçecekti. Anlayacaktı beni.
Anlamadı. Her gün daha kötü oldu. On üç günde ne kadar olabilirse o kadar kötü oldu. “Ne zaman gideceğiz, ne zaman, delirdin mi, kafayı mı yedin, üşüttün mü, manyak mısın?” Verecek cevabım yoktu. Anlamıyordu. Çuvallarla un almıştım, torbalarla çay, şeker, iki teneke peynir. Başka bir şeye ihtiyaç yoktu, anlamıyordu. “Tren gürültüsü bile yok, insan yok Bekir...” Kar yağdı. Çok çok yağdı. Kaçacak diye korkuyordum. Kalamıyordu ama kaçmaya da korkuyordu. Çay bitti, şeker bitti. Undan ekmek yapıyordum, her şeyi ben yapıyordum. “Buradan mı kaçacaksın, biz buraya kaçtık zaten,” diyordum. Deliriyordu. İyi bir tarafımı yakalamaya çalışıyordu kendince, “Hayatım,” diyordu, “Gidelim hadi, herkes merak etmiştir bizi.” Anlamıyordu. Sonra bağırıp çağırıyordu, eline ne geçerse bana fırlatıyordu, sonra ağlıyordu bir köşeye çöküp. Uzun uzun ağlıyordu.
Sonra kar iyice kapattı yolları.
Gözleri açık, ama anlayamadığı, yahut anlaması, olmasını istediği gerçeğin varlık kazanmasını engelleyeceğinden anlayamadığı için değil, anlamadığı için, kayıtsız, bakıyordu.
“Sana söyledim”
Bana söylemişti. Bir kış akşamı, yanan odun sobasının yanında ısınıyorken, dışarısı alabildiğine kar.
“Bütün yollar kapalı. Ölsek kimsenin ruhu duymaz.”
Bir insanın hayatını olabildiğince etkileyebilecek sözler sadece yaşamın insanı getirdiği yerden de destek alan tesadüflerin eseri olabilir mi? Bu soruya arzularımı, duygularımı ve ön yargılarımı becerebildiğim ölçüde bir kenara bırakarak cevap verdim.
Karımı öldürüp bahçeye gömdüm. Yarım çuval unum vardı. Pencerenin önüne oturup yağan karı seyrettim. Karanlıkta nokta nokta ayrışıyordu gökyüzü. Sıkılmıyordum, hiç sıkılmıyordum. Saadet’i kurtarmıştım. Un bitince kendimi de kurtaracaktım. Nasıl düşünememiştim. Onca yıl ne kadar kör yaşamıştım. Karanlıkta nokta nokta ayrışıyordu gökyüzü. Odanın içinde yanan çalı çırpı çıtırtısı. Gözlerim görüyor, kulaklarım duyuyor, sahibim kendime. Kendime sahibim.

güray süngü
hece öykü 2007